17 Kasım 2014 Pazartesi

Almanya’nın Kalbindeki Cevher

Stratfor, 9 Kasım 2014
Alman Parlamentosu Reichstag'ın önündeki bir dizi ışıklandırılmış balon, Duvarın yıkılışının 25. Yıldönümünden iki gün önce Berlin Duvarının nereden  geçtiğini gösteriyor.

Özet
19. yüzyılın tümü ile 20. yüzyılın ilk yarısı, Avrupa siyasal tarihi,  Avrupa'nın kalbine yerleşmiş, kendine güvenen ve güçlü bir Almanya ile nasıl  baş edileceğinde düğümlenen "Almanya Sorunu" etrafında dönmüştür. Küçük parçalardan meydana gelen Almanya, çeşitli kereler mağlup ve istila istila edilmiş olmasına rağmen, her seferinde yeniden ayağa kalkmayı başararak, komşularını aynı bilmeceyi bir kez daha çözmeye zorlamıştır. Berlin duvarının yıkılmasının üstünden 25 yıl geçtikten sonra, Bütün Avrupa, bir kez daha güçlü bir Almanya ile başa çıkmaya çalışıyor ve sonraki adımında neler olacağını merak ve endişeyle bekliyor.  

Analiz
Almanya, Kuzey Avrupa düzlüklerinin ortasında; sınır güvenliği açısından problemli, ancak ekonomik varlıklar açısından  oldukça zengin bir yerde oturmakta, kendi coğrafyasının doğu ve batısında tabii sınırların olmayışı komşularının tedirgin ve Almanya'nın  "güvenilmez komşu" olarak tanımlanmasına yol açmaktadır. Almanya, Ihracata konu malların ağırlıkla üretildiği ekonomisini, üzerinde gemi taşımacılığı yapılabilen nehirler ağını kullanarak destekleyen, dünyanın dördüncü büyük ekonomik kopleksidir. Daha önceden binbir siyasal parçadan oluşan ülke 1871 yılında sağlanan Alman Birliği ile Avrupa'nın yönünü de değiştirmiş, kısa süre içinde de ekonomik ve askeri bir super güce dönüşmüştü. Bu gelişmelere Avrupa'nın cevabı ise; ülkeyi bir kez daha parçalara bölerek yabancılar tarafından işgal edilmesine yol açacak bir dizi savaşı başlatmak olmuştu. 

Hemen hemen 120 yıl sonra tekrar bütünlüğünü sağlayan Almanya'ya,  Avrupa'nın tepkisi bu kez oldukça farklı oldu: ölüm ve tahribat yerine, birleşme ve barış yolunu denemeye karar verdiler.1989'daki Berlin Duvarının Yıkılması, her ikisi de korku ve umutdan doğan, birleşme ve barış yolu olarak kabul edilerek Avrupa Birliği ve Euro Bölgesi yaratılmasına zemin hazırlamıştır. Batı Almanya, 1950'lerin ortasından beri pekçok Avrupa ülkesi gibi barışcı NATO'nun bir üyesi olmakla birlikte, komşuları iki Almanya'nın birleşmesinden, tıpkı 1870'lerdeki gibi, yaratacağı güvenlik sorunu nedeniyle tedirgin olmuştu. Berlin Duvarının yıkılmasından sonra iki Almanya'nın birleşmesine Fransa ve Birleşik Krallık karşı çıkarken, Başbakan Margaret Teatcher'in söylediği şu meşhur cümle konuyu özetlemesi bakımından dikkate değer niteliktedir. " Biz onları iki kez yendik, bakın şimdi geri dönüyorlar!" Fransa 90'ların şartlarında, Euro para biriminin yaratılmasının Fransız-Alman ekonomilerinin bütünleşmesini sağlayacağını ve bu yolla Avrupa'da işbirliği yapmanın kaçınılmaz olduğunu görüyor, en azından Avrupa'nın içine çekilerek daha geniş bir Avrupa yapısı ve kurumları ile sulandırılamazsa, Almanya'yı durdurmanın mümkün olamayabileceğini düşünüyordu.
Liderlik Mesuliyeti

Daha Avrupalı bir Almanya yaratma denemelerinin arkasındaki ironi, Almanya'nın bütünleşmesini sağladıktan 25 yıl sonra, kıtada Berlin'in daha çok Alman bir Avrupa yaratmaya çalışıp çalışmadığı üzerinde ciddi ciddi tartışılıyor olmasıdır. Avrupa'daki ekonomik kriz Fransa başta olmak üzere, Almanya ile komşuları arasındaki farklılıkların derinleşmesine yol açarken, Paris'in Avrupa'ya Almanya ile birlikte liderlik etme rüyası, Fransız ekonomisindeki küçülme nedeniyle giderek kaf dağının arkasında duran ulaşılamaz bir hayale dönüşmüştür. Ve şimdi, Almanya yeniden ve birkez daha Avrupa'nın temel siyasal ve ekonomik gücü haline gelmiştir. Berlin sahip olduğu ekonomik ve siyasal gücü kullanarak Avrupa'ya liderlik etmeyi istememekte, veya en azından komşularının endişe edeceği bir liderliği istemez görünmektedir. Güçlü bir ülke olarak Avrupa'yı daha parlak bir geleceğe taşıyacak lider olabilecekken bunu seçmemesi nedeniyle sık sık "gönülsüz hegemon" olarak tanımlanmaktadır.  Avrupa'ya liderlik etmek istediği zaman herkes buna karşı çıkarken, liderliği üstlenmek istemediği zaman ise eleştirilmektedir.

Almanya'nın gönülsüz olması, Avrupa'daki liderliğinin, tarihi nedenlere bağlı olarak bir bakıma kendisini de endişelendiriyor olmasından kaynaklanmaktadır. Zira, Nazizmin hatıraları halen tazeliğini korumakta ve pekçok Alman, ülkelerinin Avrupa'ya liderlik etmesini tümüyle reddederek, daha çok refah içinde, ancak siyaseten utangaç; Avusturya veya İsviçre gibi bir ülke talep etmektedir. Almanlar, 1989'dan beri başardıkları ile hem gurur duymakta hemde endişelenmektedirler. Zira, kendilerini bir kez daha ve gelecekte neler olacağından korktukları br Avrupa'nın odağında buldular.

Bu demek değildir ki; Almanya özellikle içeride sağladığı ekonomik refahı korumaya yönelik olmak üzere saldırgan bir dış politikaya sahip olmayacaktır. Bir başka deyimle, ihracat pazarlarını korumak ve Avrupa Birliğini ayakta tutmak için atacağı adımlar sonucu Almanya'ya çıkarılacak faturanın bir bölümünü bu adımların oluşturacağı düşünülmemektedir.

Muhalif Güçler

Almanya, bir ikilemin tuzağına da sıkışmıştır. Bir taraftan ülke içinde sosyal bütünlüğün devam edebilmesi için nerede ise yarısına yakınını komşularına gerçekleştirdiği kendi ihracat pazarlarına yaslanmakta, bu da Berlin'in Euro bölgesi yaratılmasından neden ilave bir kazanç sağladığını izah etmektedir. (Almanya'nın bazı önemli müşterilerinin aynı para birliği içinde olması onlar üzerinde bir kıskaç etkisi yaratmaktadır) Fakat, öbür yandan da, kendi milli refahını korumak zorundadır, ki; bu da Berlin'in ekonomik krizi kullanıp neden Euro bölgesi ülkelerine baskı yaparak derin yapısal reformları uygulamaya koyduğunu açıklamaktadır. Asıl sorun, derin yapısal reformların yürürlüğe konulduğu pek çok olayda ekonomik durgunluk ve işsizlik sonuçları ile karşılaşılmakta oluşu ve Avrupa'nın potansiyel lideri olması için Almanya'ya verilen desteği zayıflatmasıdır.  

Avrupa Birliğinin kalbinde yaşamak için ihracat yapmak, ama aynı zamanda da ekonomik refahını korumak ikilemi içinde bir ülke yer almaktadır. Almanya "gönülsüz hegemon" olabilir, fakat kendisini takip etme kaabiliyetinde veya isteğinde olmayan ülkelere liderlik etmeye çalıştığı da göz önünde bulundurulmalıdır. Avrupadaki krizinin pek çok sonucundan birisi, ülkelerin, AB'nin belirlediği bazı kuralları seçici olarak görmezden gelmeye karar vermeleri, hatta, kendi milli menfaatlerini takip edebilmek için Euro Bölgesi kurallarını açıkça çiğnemeleridir. Avrupa Birliği esas olarak bir sözleşmedir ve her sözleşmede olduğu gibi atılan imza sözleşmeye taraf olanlara hizmet etmiyorsa çok da dikkate alınmaz. AB; barış ve refah taahhüdü üzerine inşa edilmişti, ancak mevcut yapısıyla bu taahhütleri kısmen yerine getirebilirken, daha sonrası için ufukta ciddi sorunlar belirmiştir.  

İlginç olan, ekonomik krizin bazı Almanların Avrupa Birliğinin iç yüzünü görmelerine de neden olması ve ülkenin "Euroşüphecilik"'in erken işaretlerini açıkça göstermesi aşamasına gelmesidir. Yavaş bir şekilde, ancak artan oranda sıkıntı içindeki ülkelere yardım edilmesini durdurmak isteyen - hatta para birliğinden ayrılmak isteyen- muhafazakar güçler bu eğilimin ön sinyallerini vermektedirler. Krizin başlangıcından beri, Alman hükümeti Avrupa'nın güneyindeki ülkeleri hem eleştirmeyi ve hemde yardım etmeyi tercih etmiş, bu strateji içeride seçimler kazanılması noktasında başarı sağlarken, Avrupa'nın işleyişinde esaslı bir değişime neden olamamıştır. Daha önce yaşanmış problemler adeta aynı şekli ile yeniden tezahür etmektedir.

--
Yeni Toplum Dergisi - yenitoplumdergisi@gmail.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme