24 Kasım 2014 Pazartesi

Berlin Duvarının Yıkılması Neyi Değiştiremedi



Stratfor, 11 Kasım 2014

Analiz
25 yıl önce, korku ve endişe ile karışık bir neşe ve aynı zamanda da öfke ve hiddet içindeki kalabalık Berlin Duvarını aşağıya indirmişti. Neşe vardı, çünkü; Almanya'nın bölünmüşlüğü ve komünist tiranlık sona erdiriliyordu. Korku vardı, çünkü korku yaratılmasına karşı bir hiddet duyuluyordu. Korku'nun bir nedeni komünist baskının hortlatılmasından vebir nedeni de 1945'den beri Almanya ve Avrupa üstünde gezinen savaş tehditinin belirgin hale gelmesinden kaynaklanıyordu. Bu şekli ile Berlin Duvarını alaşağı eden kalabalığın korkuları hem ahlakî- ideolojik ve hem de aklî- jeopolitik nedenlerden kaynaklanıyordu. Tüm önemli siyasal olaylarda olduğu üzere, Berlin Durvarının önünde de korku ve hiddet ile ideoloji ve jeopolitik kafaları mest eden bir karışım olarak bir arada duruyordu.


Marksizm'in Sendelemesi
25 yıl sonra, jeopolitik olarak aczinin yanında, Sovyet Komünizminin ahlaken çöküşüne de tanık olduk ki; bizim için Maksizmin nasıl içgıcıklayan (heyacan verici) bir ideoloji ve Sovyet gücünün ne kadar korkutucu olduğunu hatırlamak oldukça zor artık. En iyi üniversitelerde okuyan benim kuşağım için; (50-60'li yaşlarda olanlar) Marksizm, oryantal despotizmin egzotik bir formu değil, dünyada işlerin nasıl döndüğüne dair inandırıcı bir açıklaması olan ve şaşırtıcı sayıda öğrenci ve akademik kadronun teslim olduğu ahlaki bir zorunluluktu. Marksistlerin çoğunlukla içinde bulunduğu gurup ise; bir tutkudan daha çok moda olarak benimsenen, Yeni Sol olarak isimlendirilmişti. Özellikle Avrupa'da Sovyet İstihbaratı tarafından desteklenen Yeni Sol'un küçük bir bölümü; adam öldürme, yaralama, adam kaçırma, kundaklama ve siyasal amaçlarla bombalama gibi doğrudan eylemlere karışarak risk alırken, daha sonra cesaret edebildikleri eylemler ise; derinliği olmayan ve alaycısöylemlerden ibaret kalmıştır. Kuşkusuz Yeni Sol'un içerikten yoksun ve alaycı söylemleri, daha önce gerçekleştirdikleri eylemlere göre çok daha takdire şayan (!) nitelikteydi. 

Marksizm; içindeki pekçok türeviyle beraber, bize sadece, daha önce içinden geçtiğimiz dönemleri hatırlatsa bile, ideolojik olarak hala ikna kaabiliyeti olan bir olgudur ki; işçi sınıfları her zaman kendi
marşlarını söylüyor olsa da, sınai demokrasiyi kendine yaklaştırmayı başarmıştır. Ancak, bu çekimdeki Marksizim; çok daha az proleterya ile ilgili ve göründüğü kadarı ile, çok daha tek zenginlik boyutlu, sığ bir başkaldırıdan ibaretti. Ben göreli olarak fakir bir tabakadan olmama rağmen Maksistlerin zenginliğin nesine karşı olduklarını hiç bir zaman tüm açıklığıyla anlayamamışımdır, ancak, yine de önceki kuşakların sıradan insanların düzene teslim olmasına karşı başkaldırıları yoğun bir şekilde karşılaşılan bir durumdu. 

Marksizm; gözden ırak tutulmaması gereken meşhur ahlaki üstünlüğü ilegenç insanların yol göstericisi olmuştu, zira 1789'dan beri Avrupa'daki devrimler gençler tarafından yürütülmüş ve bu devrimlerde ahlaki üstünlük daima çok derin anlamlar taşımıştı. Genç Karl Maks'ın 1848 ayaklanmalarının ortasında yazdığı yazılardaki tutku, önce Lenin'e sonra da Stalin'e yol gösterici olmuş, doğru ve ahlaki bir yolda yürüdüğüne inanan gençlik 1917'deki devrimle kendince bir sonuç almıştı. Sovyet İmparatorluğu çökmeden önce, onlarca yıl büyük Amerikan ve Avrupa Üniversitelerinde imparatorluğun çökeceğini öngören hiç kimsenin bulunmaması ihmal edilebilir bir durumdur. 30'un üzerindekilerin (öyleyse yaşlı sayılabilirler) umutsuzluğa karşı duruşları, bir sınıf mücadelesinden çok daha büyük bir motivasyon kaynağı idi ve gençlik, toplumu aydınlatmada kendilerinin önceki kuşaklardan üstün olduğunu hissediyordu. 

Biz gelişmeye inanıyoruz ve sonuçta gençlerin yaşlılardan daha fazlazamanı var. Berlin Duvarının yıkılışını kutlayanların resmine baktığımızda yeniden ayağa kalkan bir gençlik görürüz. Ben, duvarın yıkıldığı günlerde Berlin'de değildim, fakat daha önce ziyaret ettiğim Berlin'in Marksizmin esas dinamosu olduğunu net bir şekilde gözlemlemiş biri olarak ahlaken ve istatistik olarak kesinlikle söyleyebilirim ki; Berlin Duvarının yıkılmasını kutlayanların pek çoğunu Marksistler oluşturmuştur.
Duvar yıkıldığında, Marksizmin büyük kısmı da yıkılan duvarın altında kalmış, Sovyet Komünizmine inanan Yeni Sol komünizme ihanet etmiştir. Maksizmin, bana asla berrak bir düşünce olarak görünmeyen, tarihin deterministik süreçlerle gerçekleşeceği hipotezinin ileri sürülmesinden bu güne kadar sağlam bir kale gibi duran hipotez, Marksist bakış açısından çürütülmüş ve Marksizm nasıl olup da mağlup olabilmiştir. 

Fakat sonunda benim kuşağımının Marksizminin; ebeveynlerimizin Büyük Bunalım ve 2. Dünya Savaşı sırasında içine ev ve araba koyarak, hatta bir miktar tasarruf ekleyerek şekillendirdikleri kavramlarla yapacak daha çok şeyi vardır. 

Avrupa ve Birleşik Devletlerdeki Marksizmin geleceği, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa'daki geleceğinden büyük ölçüde farklılıklar arzeder. Marksizm, son büyük komünist Stalin ile birlikte Sovyetler Birliğinde ölmüş, Mao da ha keza Stalini taklit ederek, komünizmi Çin'de öldürmüştür. Bu liderler sadece inanmakla yetinmeyip, Marksizmi hayata geçirdiler. Komünizmin esasını sınıf mücadlesi oluştururken, Komünist Parti iktidarda olmasına rağmen sınıf mücadelesi sona erdirilememiştir. Bu durumu sona erdirmek için bulunan çözüm; Parti ve toplumun temizlenmesi ve daha önceden öngörülmemiş bir kalıpta yeniden şekillendirilmesinin gerekli ve bu sürecin acı veren bir süreç olacağı idi. Samimi bir idealizmin en büyük karşıtı olan ve başarılı olmak için yalnızca yeni bir toplum yaratmanın yeterli olmayacağını düşünen ve sert ve zalimce uygulamaların gerekli olduğuna samimiyetle inanan Stalin acı veren süreçleri tereddüt etmeden uygulamaya koydu. 

Stalin komünizmi öldürdü. Yeni bir toplum yaratmak için acının gerekli  olduğu düşüncesinde belki de haklı idi, ama acının amaçsız ve daha doğmadan pisliğe bulaşmış bir toplum yaratacağını da belki farketmedi veya belki de umursamamıştır. Stalin'in ölümü üzerine Komünist Parti Genel Sekreteri olan Nikita Kruşçev Gulag Takımadaları'ndan yükselen sesleri de dikkate alarak, içinde Stalinizm olmayan bir komünist devlet inşa etmeye kalkışmıştır. Fakat Leonid Brejnev, Alexei Kosigin ve Nikolai Podgorni, Kruşçev'i 1964'de alaşağı ettiğinde, devrim canı çıkmış bir durumdaydı. Bu üçlünün hayatı tek bir amaç üzerine inşa edilmiştir: Stalin'i yaşatmaya devam etmek. Brejnev mutlak gücü elinde tutmaya çalışarak komünizmi tahrip edip, eline geçirdiği güç ile de olabildiğince az şey yaptı. Döneminde yapabildikleri ise; iliklerine kadar irtikapa batmış ve acze düşmüş bir rejim yaratmaktan ibarettir. İmparatorluk buna başkaldıramadı. Basit bir şekilde söylemek gerekirse, Sovyetler boylu boyunca yolsuzluğa batmıştı ve ele geçirilen iktidarı elde tutmak için pek çok şey görmezden geliniyordu. Şurası bir gerçekti ki hapishalerin kapısı açık bırakılmış ve artık devrim umursanmaz hale gelmişti.

Marksizm'in Yıkılışı Maksizm, gücü ele geçirerek kendine ihanet etmiş ve inanılırlığına mal olan, felsefesini, güçle sergilemeye başlamıştı. Oysa Marksizm, halen Marksist olan birisinin ciddiyetle ele alabileceği ele avuca sığmaz küçük yumurcağıdır.

Marksizm, ideoloji olarak kabul edilmemiş, hatta genel manada bir ideoloji olarak bile görülmemiştir ki; bu algı, yalnızca Marksizmin eşitliğin en keskin şekli ile hayal edilmesinin görev olarak tanımlanmasından kaynaklanmıyor, bıktırıcı bir şekilde kalıcı olmasından dolayı, Aydınlanmanın zirvesi sayılmasından ileri geliyordu. Marksizmin içeriğinde yalnızca siyaset ve ekonomi yer almaz; sanat, uygun çocuk yetiştirme şekilleri, toprağı işlemede doğru yöntemler ve hatta sporun toplum içindeki rolüne kadar hemen tüm olgulara yer vardır. Her şeye ilişkin bir görüş ve devletin gücü ile yapılacaklar da dahil nerede ise hiçbir şey öngörüler dışında değildir. Sonunda; Maksizm, bir Aydınlanma düşüncesi olarak gözden düşmüştür. Oysa ki; olguların açıklanmasında sistematik nedenin olmayana ergi metodu ile açıklandığı bütüncül bir dünya görüşüydü. (Olmayana Ergi = latince reduction ad absurdum = Osmanlıca abese irca ) Marksizm, her biri Marksizmin hoşgöremeyeceği bir hayat yaşamakta serbest olan sonsuz sayıdaki prizmadan ışık geçirmekten yorulmuştu: çelişkiler içinde bir hayat. Onun tutarsız bıraktığı fikirlerin mirasçılarıyız biz.

Fakat gerçek şudur ki; Marksizm, yalnızca hayal ettiği toplumu yaratmakta başarısız olmamış, Yeni Sol'u da etkin bir şekilde motive edememiştir. İnsanın içinde bulunduğu olgulardaki en temel gerçeklikleri bile öngörmekte asla başarılı olamamıştır. Ben açıklamalarında bireysel menfaatlerin ve yolsuzlukların ön plana çıkmasından değil, bireysel davranışlardan ve kesin olarak sınıf kavramından çok daha önemli olan insan varlığının temelindeki toplumsal gerçekliklerin yakalanamamasından
söz ediyorum.

Herkesin kabul ettiği üzere; başlangıcından sonuna kadar, Sovyetler Birliği; merkezi Moskova'da olan ve korku ve eziyet dolu bir cihazla daha alt düzeydeki vassal devletlerin kontrol edildiği bir imparatorluktu. Tüm faaliyetlerinde derinlemesine bir şekilde impartorluğa sıkı sıkıya bağlı, söz dinleyen bir Sovyet İnsanı'nı  yaratmayı amaçlıyor, fakat gerçekte ise, Ruslar Rus, Kazaklar Kazak ve
Ermeniler Ermeni olarak kalmaya devam ediyordu. Ne kadar denerse denesin Stalin bu gerçekliği ortadan kaldıramadı ve öldüğünde Sovyet Devleti daha zayıf ve daha çok pisliğe batmış bir devlet olarak büyümesini sürdürürken milliyet farklılıkları daha önemli hale bile geldi.

Tüm bunlardan daha fazlası, Sovyetler Birliğinin tüm dünyaya bir imparatorlukmuş gibi caka satmasıdır. Oysa; Lenin iktidarı alabilmek için Almanya ile bir anlaşma yapmış ve barış için toprak vermeye razı olmuştu. Gerçekten de Lenin temelde bir Alman projesi olarak, Berlin'in şartlarında bir barış anlaşması imzalamak üzere mühürlü bir tren ile St. Petersburg'a gönderilmiş ve hükümeti devirmek için büyük parasal destek verilmiştir. Almanya yenilince, kaybettiği toprakları geri almış ve
imparatorluğun geri kalanı bir iç savaşta birbirini boğazlarken kendisini Deli Petro'nun varisi olarak tayin edip imparatorluğunu istemekten çekinmemiştir. Bir an geriye dönüp baktığımızda, sınıf mücadelesinin yalnızca bir başlangıç olduğunu görürüz. Gerçek ise; Marksın kavramlaştırdığı gibi jeopolitik gerçeklere teslim olarak bir çift haline gelen (oryantal+despotik) Oryantal Despotizm'den başka bir şey değildir.

Stalin, 1930'ları Almanya ile yapılacak savaşa hazırlanmak üzere harcamıştı, orduyu karşı devrimci unsurlardan temizlemiş, çelik üretecek fabrikalar alıp silah üretebilmek için Rus Köylülerini açlıktan ölüme mahkum etmişti. Ancak yanlış bir hesap üzerine oturtulan bu başlangıç, sonucu değiştirmemiştir. Stalin anavatan için acımasız bir savaş başlatıp, Sovyet İmparatorluğunu Karpatlar üzerinden Almanya'nın kalbine kadar gitmeye zorlayarak Avrupa'nın merkezine demir atmış ve çöken
Avrupa güçlerinin oyuncu olarak yer alamadığı bir oyunda Avrupa'nın eski İmpartorluklarına ait topraklar için Birleşik Devletler ile çetin müzakereler yapmıştır.

İkisi de anti emperyal güç olan Sovyetler Biriği ve Birleşik Devletlerin büyük bir emperyal mücadeleye başması tarihin en büyük ironilerdenden birini oluşturur.

Şimdi, hepimiz biliyoruz ki; Sovyetler Birliği ölüme terkedilmiş durumdadır. Kore'de mağlup edemediği ve Vietnam'da acı bir şekilde yenildiği savaşlardaki düşmanının bu hali, Birleşik Devletler açısından hiçte açık bir hal değildir. Tıpkı Küba'daki füze krizi sırasında veya Berlin'in kuşatılması sırasında olduğu gibi. Hepsinin üstünde, Vietnam'da yenilmesinin nedenleri ve 1980'lerde ekonomik olarak sersemlemesi de berrak olarak ortada değildir. 79'da İran Amerikan güçlerini ülkeden sürerken, Sovyetler Afganistan'ı işgal etmiş, Yugoslavya'da Tito ölünce Sovyetler yine bulanık suda balık avlamaya çıkmıştı. Yunan toplumu ikiye bölünürken, Türkiye'de başlamakta olan iç savaşta Sovyetler yine tüm tarafları parasal açıdan destekliyordu. Amerikanın çevreleme stratejisi Avrupa için katı bir şekilde uygulanırken, Çin için bir cephe oluşturulması gerektiği ve Yugoslavya'dan Afganistan'a kadar çevreleme zincirinde kırılmalar olduğu açık olarak ortaya çıkmıştı.

Geriye doğru baktığımızda, Sovyetler Birliğinin güç sahibi olma arzusunun üzerinden uzun bir zaman geçtiğini görürüz. Artık istese bile risk alacak durumu yok. 1980'lerde Birleşik Devletler ve müttefiklerine meydan okuyabilirdi, fakat bu kanla dolu gerçek yalnızca Amerikan düşüncesinde yankı bulmuştur. Sovyetler halen Amerika'yı küresel dengenin dışına çıkarmak için çözüm aradığı ve bulma imkanını kaybettiği jeopolitik bir oyun oynuyor. Heryerdeydiler, fakat bu sona erdi artık. Ekonomileri zayıf, sömürge valileri huzursuz ve liderler kendi daçalarında keyiflerine bakmak istiyorlar. Bunun bir nedeni de Marksizme inançlarını kaybetmiş olmaları ve eskiye kıyasla şu anda oldukça zayıf olduklarını iyice bilmeleridir.

Marks, öncelikle Almanya gibi sanayileşmiş ülkelerde gerçekleşebileceğini öne sürmüş olmakla birlikte, devrim; teroriyi parçalayan ve komünizm inşa etmenin imkansız olduğu bir coğrafyada gerçekleşmiştir, Avrupa Yarımadasına değil. Avrupa'nın geniş ana topraklarında; fakirleştirilmiş, berbat sistemi nedeniyle ulaşımı  sorunlu ve nufusu geniş topraklara yayılmış olan yerlerde gerçekleşmiştir. Deniz açılımı olan mükemmel ulaştırma sistemine sahip ve nüfusun belli yerlerde biriktiği bir ülkede değil. Bunun anlamı; Batı'nın Almanya ve Doğu Avrupaya olan sağlam inancı gereği orta Avrupa'nın Rusya tarafından işgal edilmesine izin verilerek savunulacak ve Rusya'nın fakirliğini paylaşacak bir bölge ile komşuluk yapmalarına izin verilmesidir ki; Amerikan çözümü aslında son derece basittir: sadece beklemek. Gerçekten de işgalcileri olan Napolyon ve Hitler tarafından tahrip edilmiş ana kara için beklemekten başka bir çözüm yoktu. Jeopolitik her iki tarafa beklemenin de bir strateji olması gerektiğini dayatmıştı. Oysa Sovyetlerin Amerika ve müttefikleri kadar beklemeye tahammülü yoktu.

Ve böylelikle Duvar yıkıldı. Sonunda, en iç gıcıklayıcı Aydınlanma düşüncesinin de canı çıkmıştı. Berlin'in genç Marksistleri Siemens veya Deutche Bank hatta Brüksel'de bir iş bulabilmek gibi çelişkili hayalerine uymayan tarihi bir olayla karşı karşıya kaldılar. Amerika bu çöküşten makul bir zafer talep etmiştir. Çünkü, her ne kadar strateji hiçbirşey yapmamaksa da jeopolitiğin kendi kurallarını icra etmesine müsaade etmiş ve yorgun düşmüş imparatorluğu kendini Stalin gibi gören ama ancak Brejnev kadar olabilecek liderinin tüm çabalarına rağmen bir kez daha bir araya gelemeyecek şekilde küçük parçalara bölünmesini sağlamıştı.

O günlerde gerçekleşen ama asla unutulmaması gereken en önemli şey,Almanya'nın tekrar bir araya gelmiş olmasıdır ki; 1871'den sonra, bütünleşmiş bir Almanya Avrupa için her zaman ciddi bir sorun olmuştu: Rekabet etmek için fazlası ile verimli, birlikte yaşamak için fazlası ile güvenilmez bir komşu ve ortak. Bu durum devletlerdeki hakim ideolojinin konusu değildir, bu bir kültür ve coğrafya sorunudur. 25 yıl önce Duvarın üstüne çıkan genç erkekler ve kadınlar kendilerini başkalarının yerine koyup, Avrupa'nın geri kalanının sorumluluğunu omuzlamadan Avrupa'ya destek olmuşlardı. Tüm Avrupa'nın sorumluluğunu niçin alsınlardı ki?

Bir ideoloji ve bir imparatorluğun sona erişine işaret eden Berlin duvarının yıkılışı 25 yıl önce gerçekleşmiştir. Bu çöküş; kuşkusuz, tarihin sonunu getirmemiş, daha ziyade, Avrupa'da 1871'den beri süregelen bulmacayı bir kez daha karıştırarak yeniden çözme zorunluluğu doğurmuştur. Yeni bilmece artık Almanya'nın ne yapacağı ve dünyanın Almanya ile nasıl baş edeceği bilmecesidir. Bu sorun, daha önce belli belirsiz bir mesele iken, şimdi huzur kaçıran bir sorun haline gelmiştir. Avrupa'da tarih, sizi önce bir eğlencenin içine atar, sonra da hoşa gitmeyecek sürprizlerle yüz yüze bırakır. Fakat Avrupa'nın bizatihi kendisi daima bir sürprizdir veya en azından sürprizmiş gibi rol yapar.

--
Yeni Toplum Dergisi - yenitoplumdergisi@gmail.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme