7 Nisan 2015 Salı

Gelecek 10 Yıl 2015-2025

Analiz
Bu çalışma; Stratfor'un yayınladığı beşinci "10 Yıllık Gelecek" çalışmasıdır. 1996 yılından beri, ilki o yıl olmak üzere, sonu sıfır ve 5 ile biten yıllarda, bu tür bir çalışma yaparak, 10 yıl için öngördüklerimizi gözden geçirip gelecek 10 yıla ilişkin tahminlerimizden oluşan bir rapor yayınlıyoruz. Bir önceki çalışmamızda; Avrupa'nın ekonomik krizin üstesinden gelemeyeceğini, Çin'in ekonomik büyüme hızının yavaşlayacağını ve Amerika ile cihatçılar arasındaki savaşın evrileceği yönü doğru tahmin etmiştik. Ayrıca bazı hatalarımız da olmadı değil; mesela 11 Eylül'ü ve daha da önemlisi Amerika'nın 11 Eylül'e vereceği cevabın büyüklüğünü tahmin edemedik. 2005'te yayınladığımız raporda ise; Birleşik Devletlerin sıkıntılar yaşayarak Islam Dünyasında konuşlandırdığı birliklerini geri çekmek zorunda kalacağını öngörmüştük. Çin'in zaaflarını erken döneminde farketmiş, ancak yine de Birleşik Devletlerden daha büyük bir ekonomi haline geleceğini öngörmüştük. Herşeyin ötesinde, objektif kriterlere göre oluşturduğumuzu düşündüğümüz yöntemleri kullanarak Birleşik Devletleri her zaman en kalıcı güç olarak değerlendirmiştik.

Kuşkusuz, olacak herşeyi öngörmek mümkün değildir. Biz, esas olarak ana akım ve eğilimler üzerinde yoğunlaşmayı tercih ederek 2010 Yılı Raporu'muzda aşağıdaki hususları ele almıştık:
"…Birleşik Devletler ile cihatçılar arasındaki savaşın şiddeti düşecek ancak cihatçı militanlar tasfiye edilemeyecek ve Ortadoğu'da devam eden iki büyük savaş 2020 yılına kadar bir çözüme ulaştırılamazsa, çatışmaların seviyesi en alt düzeye inecek, cihatcılar tarafından bazen küçük çaplı saldırılar gerçekleştirilerek saldırganlar başarılı sonuçlar dahi alacaktır. Iran ile yaşanan nükleer krizin kontrol altına alınacağını ve bu kontrolun askeri bir harekat ve İran'ın uluslararası sistemden tecrit edilmesi yoluyla veya mevcut ve bundan sonra gelecek olan hükümetlerle varılacak siyasi mutabakatlar  yoluyla gerçekleştirileceğini öngörüyoruz. Fakat, orta vadenin ötesinde bölgede esas oyuncu olma gücü olmayan İran'la varılacak mutabakat büyük jeopolitik çerçeve açısından önemli olmadığından en önemli kazanımın İran'ın uluslararası sisteme dahil edilmesi olacağını söyleyebiliriz…"
"…Sistem ve demografi çeşitliliği Avrupa Birliğinin kurumlarını ağır bir baskı altına alacaktır ki; biz, bazı kurumların ayakta kalacağından derin bir kuşku duyuyoruz. Kaldı ki; bu kurumların şu anda bile etkin bir şekilde çalıştıkları son derece şüphelidir. Ana siyasal eğilimin, farklı sosyal ve kültürel güçler ve birbirinden ayrı ekonomik yapıların sürüklediği milliyetçiliklerin etkisiyle çok milletli çözümlerden uzaklaşacağını öngörmekteyiz. İktisadi menfaatler ile kültürel istikrar arasındaki gerilim yeni Avrupa'yı tanımlayacak, sonuç olarak; Avrupa içindeki ilişkiler artan şekilde öngörülemez ve istikrarsız olacaktır..."

"…Rusya, nüfusundaki azalma gerçek bir kangren olmaya başlamadan önce, 2010'ları kendisini güvende hissettirecek çözümleri üretme arayışı ile geçirecektir. Bu çözüm arayışları, daha çok sahip olduğu demografik yapı halen izin verirken ham ve işlenmemiş malzemeler ihracatçısı bir ülke durumundan, sahip olduğu bu hammaddeleri değeri artmış ürünler zincirine dönüştürerek ekonomisini güçlendirme çabaları üzerinde yoğunlaşacaktır. Ayrıca, demografik sorunlarını geciktirebilmek için pazarını büyütüp bölgesel tamponları da içine alacak şekilde eski Sovyet Cumhuriyetlerini aynı 'uyumlu varlık' yapısında bütünleştirmeye çalışacaktır. Bu çabalar; Sovyetler zamanında işleyen yapıdan çok daha saldırgan ve tehlikeli bulunacak, 2010'larda Rusya'nın atacağı bu adımlar komşularını hem hızlı ekonomik dönüşümleri ve hem de ulusal güvenlikleri açısından tedirgin edecektir. Rusya'nın adımları en çok Orta Avrupa'da yer alan daha önceki uydu devletleri endişelendirecek –ve etkileyecek-tir. Diğer yandan da Rusya'nın öncelikli ve temel ilgi ve endişesi daha önceden Rusya'nın işgal edilme rotası olarak kullanılan Kuzey Avrupa Düzlükleri olduğundan, taşıdığı bu kaygı Avrupa'yı siyaseten daha da belirsiz hale getirecektir. Sürekli ve artan baskının ekonomik, sosyal ve askeri gelişmelere ekti edeceğine inandığımız Orta Avrupa üzerindeki Rus Baskısı, yoğun bir askeri baskı haline dönüşmeyecek, ancak son kertede çok ciddi bir tehdit olarak algılanacaktır…"
"…Çin ekonomisindeki büyüme oranları; tıpkı diğer Doğu Asya ve Japon ekonomilerinde daha önce görüldüğü üzere, sermayenin geri dönüş oranlarının ekonomik büyüme ve finansal sistemle dengeli hale gelebilmesi için dramatik bir şekilde aşağı inecek, Çin; bu düşüş sırasında sosyal ve siyasal gerilimlerle yüz yüze kalacaktır…"
"…Amerika'ya baktığımızda ise; yüzyıl önce başlamış olan askeri ve ekonomik güç olma çabalarının 2010'lar boyunca da devam ettirileceğini öngörmekteyiz. Birleşik Devletler dünyada baskın askeri güç –fakat herşeye kadir olan değil- olarak kalmaya devam edecek ve dünya refahının % 25'ini üretmeyi sürdürecektir…"
On Yıl İlerisi
2008'de Rusya'nın Gürcistan'ı işgal etmesi ve primaltı kağıtların yarattığı finansal krizin piyasaları vurmasından sonra, Dünya, yeniden yapılanmasını sürdürmekte ve 3 model belirgin olarak öne çıkmaktadır. Öncelikle ele almalıyız ki; Avrupa Birliği bugüne kadar çözemediği ve her geçen gün daha da derinleşen bir krizin içine düşmüştür.   Bu çözülemeyen kriz nedeniyle; Avrupa'daki ülkelerin 2008 öncesinde ulaşmış olduğu entegrasyon seviyesine bir daha erişemeyeceğini ve "Birlik" siyasal bir varlık olarak faaliyette bulunmaya devam edebilse bile, müşterek uygulamaların çok sınırlı ölçülerde olabileceğini ve her bir ülkeyi bağımsız olarak ele alarak parçalı uygulamalar yapmanın mümkün olabileceğini öngörüyoruz. Bu şartlarda daha fazla koruma önlemleri alınmadan Serbest Ticaret Bölgesi de devam edemeyeceğinden, Almanya; gelecek 10 yıl içinde şimdi sahip olduğu gücü kaybederek çok acı bir ekonomik dönüşüm geçirektir. Bu dönüşüm sürecinde Polonya'nın bölgedeki ağırlığını artıracağını öngörüyoruz.
Rusya ile Ukrayna üzerinde yaşanan, içinde bulunduğumuz çaltışmalı durum; gelecek 5 yıl içinde de uluslararası sistemin esas konularından birisini oluşturmaya devam edecek, Rusya; mevcut politik ve ekonomik yapısını gelecek 10 yıl içinde koruyamayacaktır. Rusya'nın enerji ihracatına olan büyük bağımlılığı ve enerji fiyatlamasında çizdiği zikzaklar nedeniyle güvenilmez oluşu, diğer sektörlerde kurumsal ilişkiler kurulup bu ilişkileri sürdürülebilir halde tutmayı imkansız kılmaktadır. Biz Moskova'nın sahip olduğu gücün gittikçe zayıflayacağını ve bu zayıflamanın Rusya içinde resmi ve gayrı resmi ayrışmalara yol açacağını düşünüyoruz. Dönemin sonlarına doğru Nükleer silahların çok önemli bir konu haline geleceğini ve Rusya'nın sahip olduğu nükleer silahların kontrol altında tutulmasını ise; taşıdığı risk nedeniyle en büyük endişe kaynağı olacağını tahmin etmekteyiz. 
Avrupa'nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da suni sınırlar oluşturarak yarattığı milli devletlerin dağıldığı bir döneme girdik. Pek çok ülkede, güç artık devletin elinde değil, diğerleri tarafından mağlup edilemeyen, aynı zamanda diğerlerini de mağlup edemeyen birbirine denk silahlı grupların eline geçmiş durumdadır. Bu durum, iç çatışmaların yaygınlaşacağı bir dönemi başlatmaktadır ki; Birleşik Devletlerin çatışmaların şiddetini azaltmak için sınırlı kuvvet kullanması, çatışmaların yatışmasına ve çatışan taraflara boyun eğdirilmesine yetmemektedir. Mesela; Türkiye'nin güney sınırları bu tür çatışmalar nedeniyle oldukça kırılgan bir hale gelmiş ve yavaş yavaş Türkiye'yi de içine çekmektedir. Yine de 2025'lere doğru Türkiye bölgesel bir güç haline gelecek, ve sonuç olarak İran ile aralarında var olan rekabet artacaktır.
 Çin, yüksek büyüme oranları ve düşük ücretler dönemini tamamlamış, yeni ve daha makul bir sürece girmiştir. Bu aşama, daha yavaş büyüme ve yavaşlamanın yaratacağı bölünme ve başkaldırıların bastırılmasına yönelik güçlü diktatörlerin işbaşında olacağı bir döneme evrilecektir. Çin, her ne kadar büyük ekonomik güçlerden biri olarak kalmayı sürdürecek ise de; daha önceden olduğu gibi global büyümenin dinamik motoru olamayacak, Çin'in oynamış olduğu dünyanın dinamik motoru rolü bizim "Çin Sonrası 16'sı" olarak isimlendirdiğimiz Güneydoğu Asya, Doğu Afrika ve Latin Amerika'nın bir kısmının yer aldığı oldukça yaygın bir ülkeler grubuna geçecektir. Çin önemli bir askeri güç bile olamayacak, Japonya hem coğrafyası ve hem de büyük ithalatçı olması itibarıyla çok muhtemelen Doğu Asya'nın patronu olmak için rekabet etmeyi sürdürecektir.
Birleşik Devletler; dünyanın en önemli ekonomik, siyasi ve askeri gücü olmayı sürdürecek, ancak dünya sorunlarının çözümünde eskisine göre çok daha az insiyatif alacaktır. Amerikan ekonomisinin ihracattan elde ettiği kısmın ihmal edilebilir düzeyde olması, enerji ihtiyaçlarını kendi kaynaklarından karşılıyor olması ve geçtiğimiz on yıl içinde yaşamış olduğu tecrübeler, dünyanın ekonomik ve askeri sorunlarına daha çok eğilmesi için Amerikanın kafasının karışmasına neden olmaktadır. Büyük miktarlarda ihracat yapan ülkelerin bu ürünleri alamayacak duruma düşmeleri veya almak istememeleri halinde neler olabileceğini görmüş ve birbirine düşman ülkelerin bir arada tutulması için sahip olduğu gücün yeterli olmadığını öğrenmiştir.  Dünya çok önemli ve stratejik tehditlerle yüzyüze kalacak, ancak Birleşik Devletler geçtiğimiz yıllarda aldığı rollere benzer bir adım atmayacaktır.
Dünya, pek çok bölgede bekçilerin değişmesiyle daha bir düzensiz yer haline gelecek, ancak tek sabit olarak kalacak ve bunu sürdürecek olgun güç Birleşik Devletler olacaktır. Ancak, çok daha az göz önünde olacak ve gelecek 10 yılda gücünü çok daha az kullanacaktır.
Avrupa
Avrupa Birliği;  halen içinde olduğu Euro Bölgesi Krizi ile ilgili değil, aynı zamanda Serbest Ticaret Bölgesi gibi Birliğin esasını oluşturan temel problemleri çözme kaabiliyetinden de uzaklaşacaktır. İhracatı GSM'sının % 50'sinden fazlasını oluşturan ve yapmış olduğu bu ihracatın yarısını Birlik üyesi ülkelere gerçekleştiren Almanya, Avrupa Birliğinin çekim merkezi olmuş, yaratmış olduğu verimlilikle kendi tüketebileceğinden çok daha fazlasını üretmeye başlamıştır. Hatta bu fazlalık; ekonomik büyümesini sürdürebilmek, sosyal barışı ve tam istihdam düzeyini koruyabilmek için sahip olduğu ihracat pazarlarını da elde tutma zorunluluğu doğurmaktadır. Avrupa Birliği'nin yapısı- ki bunlara Euro'nun fiyatlanması ve pek çok regulasyonlar da dahildir- bu ihracat pazarlarının devamlı olarak elde tutulmasını kolaylaştırmak üzere tasarlanmıştı.  
Avrupa Birliğinin Almanya odaklı bu yapılanması en az iki parça olmak üzere Avrupa'da bölünmelere yol açarken, Akdeniz Avrupası ile Almanya-Avusturya gibi ülkelerin ihtiyaçları ve yürüdükleri yollar birbirlerinden tamamen farklıdır. Birlik nezdinde geliştirilecek yeknesak bir norm ve herhangi bir yerde zuhur eden bir sorun için üretilen çözüm tüm Avrupa'ya  uygun düşmemektedir. Aslında bu türden sıkıntılar başlangıçtan beri var olmakla birlikte, şimdi oldukça uç noktalara ulaşmış, hatta Avrupa'nın bir bölümünün lehine olan bir durum, diğer bölümüne zarar verir hale gelmiştir.
Milliyetçilikler, Avrupa'da dikkate değer bir şekilde yükselmiş ve bu yükselişe Ukrayna krizi ile Doğu Avrupa ülkelerinin Rusya tehdidi algısı üzerine yoğunlaşmaları eklenmiştir. Rusya en başta Doğu Avrupa'da olmak üzere başka Avrupalar yaratma çabasındadır ki; eğer Birleşik Krallık ve İskandinavya'yı geriye kalan Avrupa'dan ayırırsak bu Avrupalar toplam dört adettir. Solda ve sağda Avroşüpheci partilerin yükselişi göz önünde bulundurulduğunda, ana akım partilerin meşruiyetini kaybetmesi ve Avrupa ülkelerinde ayrılıkçı partilerin popülaritelerinin yükselmesi bizim 2005 Raporumuz ve daha öncesinde ileri sürdüğümüz milliyetçiliklerin artışına ve parçalanmanın gerçekleşeceğinin açık delillerini oluşturmaktadır.
Bu akım devam edecektir. Avrupa Birliği mevcut yapısından oldukça farklı başka bazı formlarda devam edebilir, fakat Avrupa'daki ekonomik, siyasal ve askeri ilişkiler iki yanlı veya oldukça sınırlı çokyanlı ilişkiler kurulması şeklinde ele alınacak bu şekildeki işbirlikleri çok küçük ölçülerde ve bağlayıcı olmayan ilişkiler olarak düzenlenecektir. Bazı devletler oldukça değişmiş bir Avrupa Birliği içinde üyeliklerinde ısrarcı olabilirler, fakat bunların bir arada durması, kuşkusuz ki; Avrupa'yı tanımlamakta yetersiz kalacaktır.   
 Gelecek on yılda Avrupa'yı öncelikli siyasal enstürmanlar olan milli devletlerin yeniden ortaya çıkması tanımlayacaktır. Gerçekten de milli devletlerin sayısı, çeşitli hareketlerin başarılı olması veya kurucu unsuların birbirinden ayrılarak kendi yapılarını oluşturmaları yoluyla artacak ve yeni devletler ekonomik ve siyasal baskılar yoluyla Avrupa krizini derinleştirirken, bu durum özellikle gelecek 5 yıl içinde gerçekleşecektir.
Almanya, milli devletlerin kitlesel olarak ortaya çıkmasının yarattığı en etkili ekonomik ve siyasal güçtür. Ama yine de olağanüstü derecede kırılgan bir yapısı vardır. Dünyanın dördüncü büyük ekonomik gücü olmasına rağmen, sahip olduğu gücünü gerçekleştirdiği ihracata bağlı olarak elde etmiştir. İhracatçı güçler kırılganlık üzerine inşa edilirler: müşterilerinin mallarını almak istemelerine ve aynı zamanda bu müşterilerin alım gücüne sahip olmalarına bağlıdırlar. Diğer bir deyişle, Almanya'nın ekonomisi ekonomik olarak gidişatın genelde iyi ve rekabete açık bir ekonomik çevreye sahip olmasına sıkı sıkıya bağlıdır.  
Bu manada, pek çok güç Almanya'nın aleyhine çalışmaktadır. Birincisi; Avrupada artan milliyetçilikler sermeyelerin ve iş gücünün korunmasına yönelik uygulamalara öncülük ederken, güçlü ülkeler –Birlik Üyesi ülkelerin vatandaşları da dahil olmak üzere- yabancıların ülkelerine girişine sınırlar getirecek, daha zayıf ülkelerse muhtemelen  sermaye hareketlerini kontrol etmek üzere çeşitli düzenlemeler yapacaktır. Birlik içinde şu anda bile var olan – mesela tarım üzerindeki-  koruyucu politikalar, gelecek yıllar içinde özellikle Güneyde yer alan ve mevcut krizden derinden etkilenerek ekonomilerini yeniden inşa etmek zorunda kalan daha zayıf ülkeler tarafından yaratılacak ticaret engelleri suretiyle genişletilecektir. Global düzeyde ise; Avrupa'dan yapılan ihracatın artan bir rekabetle karşılacağını ve belirsiz ekonomik çevrelerde çok çeşitli taleplerle karşılacağını da kolaylıkla öngörebiliriz. Bu nedenle, bizim tahminimiz; Almanya'nın büyük bir ekonomik daralma yaşayacağı ve bu daralma içeride sosyal ve siyasal krizlere yol açarak gelecek 10 yıl içinde Almanya'nın Avrupa üzerindeki etkisini azaltacağı yönündedir.
Polonya, ekonomik büyümenin ve artan siyasal etkinin merkezi olacak, Almanya ve Avusturya dışında en etkileyici büyümeye sahip ülke olarak var olmaya devam edecektir. Polonya'nın da nüfusu azalacak olmakla birlikte, nüfus azalışı çok muhtemelen diğer Avrupa ülkelerinden çok daha düşük oranda gerçekleşecek, Almanya ekonomik ve siyasal alanlarda ciddi bir daralmaya maruz kalırken, Polonya stratejik Kuzey Avrupa Düzlüklerinde kendi ticaretini çeşitlendirerek baskın bir güç haline gelecektir. Daha da fazlası, biz Polonya'nın Rusya karşıtı koalisyonun lideri olacağını ve bu karşıt grubun içine ilk 5 yıl içinde Romanya'nın da dahil olacağını öngörüyoruz. İkinci yarıda Polonya merkezli ittifak; SSCB'nin kaybettiği toprakların da dahil olduğu Rusya sınırlarının resmi ve gayrı resmi manada yeniden şekillendirilmesinde en etkin rolü oynayacak, sonuçta, Moskova zayıflarken, ittifak yalnızca Ukrayna ve Belorusya'da değil, çok daha uzaklara önemli etkide bulunarak Polanya ve müttefiklerinin ekonomik ve siyasal konumlarını daha da güçlendirecektir.
Polonya, Birleşik Devletler ile stratejik ortak olmasından da istifade edecektir.  Lider global bir güç, bir ülke ile stratejik ortaklık ilişkisine girdiğinde, global gücün ilgili olduğu alanlar stratejik ortağını da ekonomik olarak güçlü kıldığı kadar istikrarı da inşa eder ve stratejik ortağı askeri güç oluşturacak imkana taşır. Polonya, Romanya'nın da erişeceği konum gibi Birleşik Devletler ile bu konumda bir ilişikiye sahip olacaktır. Washington'ın da kendi açısından önemli olan konuları bu şekilde ele alacağı açıktır.
Rusya
Rusya Federasyonu'nun enerji gelirlerini kendini üreten sürdürülebilir bir kalkınmaya dönüştürememiş olması onu enerji fiyatlarının dalgalanmalarına karşı kırılgan hale getirmiştir. Piyasa güçlerine karşı bir savunma silahı olmadığından bu yapısı ile yaşamasının muhtemel olmadığı açıktır. Federasyonun mevcut yapısında; elde edilen gelirler doğrudan veya bölgesel hükümetlerde dağıtıma tabi tutulmadan önce -1980'lerdeki Sovyetler Birliği ile 1990'lardaki Rusya Federasyonu tecrübelerinin bir tekrarı olarak- Moskova'ya akar ve Moskova tarafından çok çarpıcı bir dağıtıma tabi tutulur. Bu uygulama, 80 ve 90'larda Moskova'nın ülkedeki altyapıyı destekleme kaabiliyetine şimdiki yönetimin sahip olmaması nedeniye resmi ve gayrıresmi otonom varlıkları kendi kaynaklarını yaratmak durumunda bıraktığından Rus periferisinin Moskova'ya bağlılıkları aşınmaktadır.
Daha önce bu tür aşınmalar gizli polis –KGB ve onun devamı olan Federal Güvenlik Hizmetleri (FSB) - üzerinden çözümlenmişti. Fakat, 1980'lerde KGB'nin sahip olduğu imkanlar ve güç FSB'de olmadığından, güvenlik cihazını kullanarak otonom bölgelerin Moskova'dan uzaklaşmalarını engellemek mümkün olmamaktadır. FSB'nin gücü liderlerinin milli ekonomiye daha fazla eğilmesi nedeniyle zayıflamış, olduğundan, ekonomi zayıflarken FSB de güç kaybetmektedir. FSB, gerçek bir terör ile ortalığı sarsmadıkça, Rusya Federasyonundaki bölünme önlenemez bir süreç olarak işlemeye devam edecektir.
Rusya'nın Batısında; Polonya, Macaristan ve Romanya, Rusya'nın kaybedeceği bölgeleri çeşitli noktalardan kendi kapsama alanlarına almak için yarış içine girerek Belorusya ve Ukrayna'nın da aynı kapsama katılması için çalışacaklar, Güneyde, Rusların Kafkasları kontrol etme yetenekleri ortadan kalkacak ve Orta Asya istikrarsızlaşacaktır. Kuzeybatıda; Karelia Bölgesi yeniden Finlandiya'ya katılmak için arayış içinde olacaktır. Uzak Doğuda, denize kıyısı olan bölgeler Moskova'dan bağımsız bir şekilde Çin, Japonya ve Birleşik Devletlere daha çok yaklaşacaktır. Moskova'nın dışındaki özerklik peşinde koşmaya ihtiyaç duymayacak bölgeler ise; özerk olmaya doğru itilecektir. Esas nokta şudur: Moskova'ya karşı bir başkaldırı olmayacak, fakat Moskova'nın Rusya Federasyonunu kontrol etmekte ve desteklemekte sahip olduğu azalan gücü elinden alınacak ve bireysel ayrışmalar yaşanacaktır.  
Önümüzdeki on yıl içinde yaşanacak olan gelişmeler bir sonraki 10 yılda büyük bir krize yol açacaktır. Yine de önemli bir noktayı gözardı etmemeliyiz ki; Rusya kendi toprakları üzerinde yaygın ve yoğun bir nükleer saldırı bölgesidir. Bunu dikkate aldığımızda Moskova'nın azalan gücünün yaratacağı bu füzelerin nasıl ve kim tarafından kontrol edileceği ve hiçbir zaman kullanılmayacağının garantörünün kim olacağı en önemli sorular olacaktır. Bu sorular önümüzdeki on yılda Birleşik Devletler için temel test sorusunu oluşturacak olmakla birlikte bu soruyu cevaplandırabilecek tek ülke yine Birleşik Devletlerdir. Ancak, Birleşik Devletler de bu kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış ve çok sayıdaki füzelerin ateşlenmemesini askeri olarak garanti edebilecek durumda olmayacaktır. Birleşik Devletler ya askeri bir çözüm geliştirmek zorunda kalacak -ki şimdi bu pek mümkün görünmüyor- veya bölgede füzeleri zaman içinde etkisizleştirecek istikrarlı ve yaşayabilir bir hükümet ortaya çıkarmaya çalışacaktır. Bu problemin nasıl çözümleneceğini şimdiden kestirmek oldukça zor olmakla birlikte, bizim tahminlerimizde Rusya'nın bölüneceğinin veri olduğu bir durumda sorunun çözümlenmesi muhtemelen bir sonraki onyıla kalacaktır.
Önümüzdeki on yılın ilk 5 yılında Baltıklar ile Karadeniz arasındaki mesafe ne kadar uzak olursa olsun iki bölge arasında bir ittifak geliştirilecektir. Mantıken, bu ittifak Hazar Denizine, dolayısı ile Azerbaycan'a da ulaşmalıdır. Öyle veya böyle bu ittifak bizim Ortadoğu ve Türkiye için öngördüğümüz gelişmelere bağlıdır.
Ortadoğu ve Kuzey Afrika
Özellikle Doğu Akdeniz (Levant) ile İran arasında kalan Ortadoğu ile tüm Kuzey Afrika; milli çözülmenin nasıl olabileceğini tecrübe eden öncü ülkeler oldular. Bu manada, Avrupa'lı güçlerin 19 ve 20. yüzyıllarda kurmuş oldukları milli devletler kendi kurucu unsurları olan kabile yapıları, din veya ekonomik menfaatlerin değişmesi nedeniyle çökertilmektedir. Libya, Suriye ve Irak gibi ülkelerde milli devlet yapılarının bozularak birbirleri ile çatışan grupların ortaya çıktığını ve hatta çatışmaları kendi sınırlarının ötesine taşıdıklarını da gördük.  
Bu olaylar; 1970 ve 1980'lerde Lübnan'da merkezi hükümetin savaşan güçler tarafından devre dışı bırakılması ile yaşanan sürecin bir tekrarıdır. Çatışan ana grupların tamamının içerideki destekçileri kadar, dışarıdan da desteklenerek yönlendirilmeleri nedeniyle birbilerini yenememişler ve bir müddet sonra bu grupların arasındaki çatışmalar bir iç savaşa dönüşüp çatışmaların yoğunluğu azalmakla birlikte asla sona erdirilememiştir. Büyük güçler bu bögeyi kendilerine doğru çekmekte ısrarcı oldukça, cihatçı gruplar faaliyette bulunmak için boşluk bulacaklar, fakat içlerinde bulunan bölünmeler nedeniyle faaliyetleri sona erecektir.
Bu gelişmeler bu coğrafyaların dışarıda yer alan güçler tarafından önlenemez. İhtiyaç duyulacak güç ile konuşlandırılacak sahanın büyüklüğü Birleşik Devletlerin kapasitesinin ötesinde bir varlığa ihtiyaç duyar. Rusya'nın durumu başta olmak üzere, dünyanın geri kalanındaki yapılanmaların elde olduğu bir zamanda Birleşik Devletlerin bu bölgenin üstüne yoğun bir şekilde eğilemeyeceği aşikardır.  Özellikle de, Türkiye'nin güneyinde yer alan Arap devletlerindeki gelişmeler bölgesel istikrarı ciddi ölçüde tehdit etmektedir. Birleşik Devletler sınırlı güç kullanımı ile zaman içinde değiştirilebilecek bazı grupların tehditini azaltmak için harekete geçecek, ancak bölgeye topyekun silahlı kuvvet yerleştirilmesi işine girişmeyecektir. Bölgede yer alan çoğu ülke, bir önceki on yılda bu rolü üstelenmeyeceğini açıkça görseler de Birleşik Devletlerden kesin sonuç alacak adımları atmasını ummaya devam etmektedirler. Ne yazık ki; beklentiler, gerçeklerden daha yavaş değişmektedir.  
Paradigma böylesine çökerken, coğrafi konumu nedeniyle, yalnızca bir ülke Irak ve Suriye'nin istikrara kavuşmasını herşeyden çok isteyen, daha geniş bir alanı düzenleme kudretinde olan bir güç olarak doğacak ve sonuçta bölgede sınırlı bir başarı kazanacaktır. Bu ülke: Türkiye'dir.  Türkiye bu zamana kadar üzerinde risk almaktan kaçınmayı becerebildiği çatışmalar içindeki Arap dünyası, Kafkaslar ve Karadeniz Havzası ile çevrilmiş durumdadır.
Türkiye askeri ve siyasi nedenlerle bu bölgeye Birleşik Devletlerin eğilmesine ihtiyaç duymaya devam edecektir. Birleşik Devletler Türkiye'nin bu talebini belli bir bedeli olmak suretiyle karşılayacaktır. Bu bedel: Rusya'nın çevrelenmesine iştirak etmektir. Birleşik Devletler Türkiye'den Savaşa katılarak katkı vermesini beklememekte, Türkiye'nin tek başına bir adım atma niyetinte olmadığını da çok iyi bilmekle birlikte, Karadenizi yönetebilmek için Türkiye ile belli bir düzeyde işbirliğine ihtiyaç duymaktadır. Dönem içinde, Türkiye, Ortadoğuda tamamen bağımsız bir politika uygulamaya hazır olamayacak ve beraber hareket edeceği Birleşik Devletler'e bir bedel ödeyecektir. Bu bedel, Rusya'nın çevrelenmesi adımının genişletilerek Azerbaycan ve Gürcistan'a kadar uzatılacak bir kuşak oluşturulmasına katılmaktır.
Arap dünyasındaki istikrarsızlığın önümüzdeki on yıl boyunca devam edeceğini tahmin ediyoruz. Bu dönemde Türkiye kendi sınırlarına bu kadar yakın bir çatışmanın içinde olmaktan –ve siyasal sonuçlarından-  ne kadar korkarsa korksun, buraya eğilmek zorunda bırakılarak karmaşanın içine çekilecektir. Başlangıçta bölgeye olabildiği kadar yavaş ve olabildiği kadar düşük düzeyde dahil olacak ama zamanla müdahale ettiği alan ve derinlik her geçen gün genişleyecektir. Ne kadar gönülsüz olursa olsun, Türkiye'nin; hemen yanıbaşındaki kaostan uzun yıllar kendisini koruması mümkün olmadığı gibi, alacağı sorumluluğu sırtalayacak başka bir ülke de yoktur. Ne Suudi Arabistan ve ne de İran askeri ve coğrafi açıdan Türkiye'nin konumunda olan ülkelerdir. Türkiye, sonunda Kuzey Afrika da dahil olmak üzere, bölgede durumu istikrara kavuşturmak için var olan koalisyonların şeklini değiştirip yeni koalisyonlar oluşturmayı deneyecek ve gün geçtikçe İran ile aralarında var olan rekabet büyüyücektir. Fakat Türkiye ihtiyaç duyduğunda hem İran ve hem de Suudi Arabistan ile çalışabilecek şekilde açık tuttuğu opsiyonlarının da yardımı ile merkezi önemde bir ülke konumuna yükselecektir.
Türkiye'nin dikkatini çeken yalnızca bu bölge de değildir. Rusya zayıflarken Avrupa'nın etkisi; (Karadeniz'in Kuzey kıyıları gibi) Türkiye'nin tarihi olarak ilgilendiği yerlere kadar ulaşmaya başlayacak, Türkiye'nin  kendi nüfuz sahası; ticari, siyasi ve askeri alanlarda kuzeye doğru genişleyecektir. Buna ilaveten, Avrupa Birliği bölünüp her bir ekonomi gittikçe zayıflarken veya bazı ülkeler doğuya yönelmişlerken Türkiye ayakta kalan tek güç olarak Balkanlardaki varlığını ve etkisini artıracaktır.
Bütün bunlar olmadan önce, hem müslüman ve hemde laik bir ülke olan Türkiye, ülke içinde siyasal bir denge oluşturmak zorundadır.  Mevcut hükümet iki unsur arasında bir köprü olmayı denemiş, fakat ülkede hatırı sayılır miktarda olan laiklerden uzak durmayı seçmiştir. Gelecek yıllarda oluşacak hükümetler kesin olarak bu dengeye daha fazla dikkat edecektir. Şu andaki hükümetin yaklaşımları geçici ve hatalıdır. Pek çok ülke gibi, Türkiye'nin gücü de siyasal belirsizlikler içinde genişleyecek, iç siyasi çatışmaların yanı sıra önümüzdeki on yıl içinde askeri, diplomatik ve istihbarat hizmetlerinin yeniden değerlendirilmesi gerekecek ve bu kurumların işlevleri yeniden düzenlenecektir.
Bu bilgiler ışıgında Türkiye'nin en önemli bölgesel güç olacağını öngörmekteyiz.
Doğu Asya
Çin'in düşük ücretler, yüksek ekonomik büyüme döneminin sonuna geldik. Çin ekonomisindeki büyüme yavaşlamaya devam ederken, hükümet düşük ücretli grubun istihdam edileceği yeni işler yaratacak yeni bir ekonomi modellemesi çabalarını artıracaktır. Bu çabaların liman şehirlerinde hızlı bir şekilde sonuç verdiğine şahit olurken ülkenin iç kesimlerinde daha geç sonuç alındığını görmekteyiz. Bundan dolayıdır ki; Çin, daha önce Japonya'nın, 1997'de Tayvan ve Korenin de yaptığı gibi ekonomisini normalleştirmektedir.  Tüm büyük oranlı ekonomik büyümelerin ve ekonomik faaliyetlerin bir dönemeç noktası vardır. Çin'in sorunu bu dönemeç noktalarında ortaya çıkacak sosyal ve siyasal sonuçların büyüklüğüdür. Kıyı bölgeleri, yüksek büyüme oranlarının yardımı ile yeniden inşa edilerek Amerika ve Batının tüketicileri ile yakın bağlarla bağlanmıştır. Bu bağlar zayıflarken sosyal ve siyasal tehditler belirecektir. Aynı zamanda iç kısımlarla ilgili tahminler –en çok şehirleşmiş bölge olan Sarı Irmak Deltasının ötesindeki bölgeler- kıyı bölgelerindeki büyümelerin gösterdiği performansa yakın oranlarda büyümeyeceği doğrultusundadır. Gelecek on yılın sorunu bu bölgelerdeki büyümenin barındıracağı güçlükler üzerinden doğacaktır.
Pekin'de büyüyen diktatörlük eğilimleri ve uygulanan irtikap karşıtı kampanyalar, gerçekte, sonraki on yıl içinde Çin halkının yüzyüze kalacağı otoritenin yalnızca provası niteliğindedir. Ekonomik ve siyasal güçleri merkezileştirmekle sonuçlanacak Parti öncelikleri devlet ekonomik teşebbüsleri içinde yer alan askeri ve sivil sanayi, kömür ve çelik gibi endüstriler ile bankacılık sektörü kendi içlerinde bir araya getirilerek Pazar odaklı reformların gerçekleştirilmesi üzerinde odaklanmaktadır. Siyaseten diktatörlükle idare edilecek devletin büyük ihtimalle daha ılımlı bir ekonomik düzen oluşturulacağı öngörülebilir.  Ancak, daha düşük olmakla birlikte, Pekin'in iktisadi refahı daha iç bölgelere doğru aktarma politikalarına karşı kıyı bölgelerinde ortaya çıkacak siyasal bir direniş ihtimal dahilinde görünmektedir. Böylesi bir gelişme, Çin için alışıldık bir gelişme olmayacağını bilmekle beraber her ne kadar yaygın bir direnişi çok muhtemel görmüyorsak da akılda tutulması gereken bir ihtimal olduğunu da düşünüyoruz.
Gelecek on yıl için bizim tahminimiz; oldukça yüksek düzeyde merkezileşmiş ekonomik ve politik bir komünist diktatörlük ve uç milliyetçiliğin pompalanacağı bir devlet düzeni oluşturulacağı şeklindedir. Ancak yine de, aktif saldırı konumundan milliyetçiliğe kolayca dönemeyecektir. Çin'in atması en muhtemel adımlarından biri, bizim Rusya'ya yönelik varsayımlarımız gerçekleşip Rusya bölünürse, Çin, Rusya'nın denizlerde sahip olduğu konumu ele geçirmeyi deneyebilir. Burada atacağı adımlarda çok muhtemeldir ki; sürekli olarak bir Japon rekabeti ile karşı karşıya kalacaktır. Çin, her ne kadar büyük bir filo oluştursada deniz savaşlarındaki tecrübesizliği ve denizci komutanlar yetiştirmekteki eksikliği denizleri kontrol etmek için Japonya ve Birleşik Devletlere meydan okumaktaki en büyük handikaplarını oluşturacaktır.
Japonlar önemli büyüklükte gemiler inşa etmek için yeterli kaynaklara ve ilaveten denizcilik konusunda bir geleneğe sahiptir ve hem Güneydoğu Asya'dan ve hem de Basra Körfezinden ithalat yapmaya bağımlıdır. Şimdiki durumda bu denizcilik faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi için Amerika'nın denizlerdeki seyr-ü sefer garantilerine ihtiyaç duymaktadır. Fakat göz önünde bulundurulmalıdır ki; Birleşik Devletler dışarıdaki olaylara müdahil olmakta çok daha ihtiyatlı olacak ve ekonomisini döndürmek için ithalat yapmaya ihtiyacı olmayacaktır. Bu nedenle Japonya'nın gelecek yıllarda deniz kuvvetlerini daha da büyüteceğini öngörüyoruz.
Düşük maliyetli üretim yapan küçük adalar ve kârsız enerji kaynaları bölgenin en önemli işleri olmayacak, daha ziyade eski üç oyunculu oyun ortaya çıkacaktır. Gücü azalan oyuncu olarak Rusya'nın denizlere yönelik ilgisi her geçen gün azalırken, Çin ve Japonya Rusya'nın boşalttığı alanı doldurmaya çalışarak birbirlerini engellemek için kıyasıya bir rekabet içinde olacaklardır. Biz, uzakdoğudaki gelişmelerin merkezine, Rusya'nın azalan gücüne karşılık Çin-Japon rekebetinin artmasını oturtuyoruz.
Çin Sonrası Üretim Merkezleri
Uluslararası kapitalizm, yatıracağı sermayesine yüksek gelir elde edebilmek üzere düşük ücretli- yüksek büyüme oranlı bölgeler arar. Mesela, bu bölge 1880'lerde Birleşik Devletlerdi. En sonuncusu ise; Japonya'yı ikame eden Çin olmuştur. Kimse Çin'in sahip olduğu ekonomik büyüklüklere tek başına erişemez, fakat bizim işaret ettiğimiz toplam nüfusu 1.2 milyar kişiye yaklaşan 16 ülke üretime başlama düzeyini aşmış olarak Çin sonrasını beklemektedir. 
Bu ülkeleri tanımlayabilmek için 3 sanayi dalını ele almalıyız. İlki; özellikle en son kullanıma yönelik ucuz tekstil ve konfeksiyon parçaları üretim hatlarıdır. İkincisi; ayakkabı üretimi ve Üçüncüsü de, mobil telefon montaj hatlarıdır. Bu sanayiler, düşük sermaye yatırımı gerektirir ve üreticiler gerektiğinde tesislerini düşük ücretli yerlere kolayca taşıyabilirler. Japonya'da var olan ucuz oyuncak üretimi türünden sanayiler, diğer üretim sektörleri için de temel oluşturarak, gerektiğinde yüksek talebi olan düşük ücretli çalışanların istihdam edileceği daha geniş çaplı üretimler için zemin hazırlarlar. İşgücü başlangıçta genel olarak kadınlardan oluşur. Kadınlar hızlı bir şekilde çoğalan düşük ücretli sanayiye akarlar. Ücretler dünya ortalamalarının çok altında olmasına rağmen, yerel manada çok caziptir.
Çin gibi,1970'lerin sonunda kalkışa başlamış ülkelerde genel olarak zayıf altyapı ve gelişmiş sanayi dallarının kaçınmak istediği tüm riskler hukuk kurallarının tam olarak belli olmaması nedeniyle yüksektir ve siyasal istikrarsızlıklar vardır. Fakat diğer ülkelerin şirketleri sahip oldukları sermaye ve bilgi birikimleri ile üstünlük elde ederek bu ortamda çalışacak iş modelleri yaratırlar. Dünya haritasında bu ülkelerin konumlarına baktığımızda Hint Okyanusu civarına yerleşmiş olduklarını görürüz. Bu ülkelerin nereleri olduğunu anlamanın bir başka yolu da Asya'nın, Doğu Afrika'nın ve Latin Amerika'nın en az gelişmiş bölgelerine veya ülkelerine bakmaktır. Önümüzdeki on yıl için bizim öngörümüz bu ülkelerin çoğunun Çin'in 1980'lerde yüklenmiş olduğu rolü ele geçireceği yönündedir ki; bunun anlamı da bu ülkelerin dönemin sonlarına doğru daha gösterişli ürünlerle hızlı bir büyüme sürecine girecekleri demek oluyor. Mesela, Meksika ekonomisi hem ucuz ve düşük değerli ve hemde kaliteli ve daha pahalı malları maliyet rekabeti içinde üretebilme potansiyelinde olan ekonomidir. Aynı zamanda kuzey komşusunun yatırımları ve içerideki sağlıklı bir tüketim yapısı nedeniyle de ek bir fayda bile sağlayacaktır.  
Birleşik Devletler
Birleşik Devletler dünya ekonomisinin % 22'sinden daha fazlasını oluşturmaya, dünya okyanuslarını kontrol etmeye ve en önemli kıtalar arası askeri güç olmaya devam edecektir. 1880'den beri gücünü ve ekonomisini kesintisiz olarak genişletmeye devam ederken 1929 Büyük Bunalımındaki geriye dönüş bile küçük bir çentikten ibarettir. Bu güç genişlemesi uluslararası sistemin merkezine doğru onümüzdeki on yıl içinde de durdurulamaz bir şekilde devam edecektir.
Birleşik Devletlerin en büyük avantajı kendi kendine yeterli olmasıdır. Yaptığı ihracat milli hasılasından yalnızca % 9 pay almakta ve bu ihracatın % 40'ı yakın komşuları ve NAFTA üyesi ülkeler Meksika ve Kanada'ya gerçekleştirilmektedir. Milli ekonomisinin yaklaşık, % 5'lik kısmı global rekabete açıktır. Bu yapısı ile Avrupa, Rusya ve Çin'deki belirsizlikler nedeniyle ihracatının yarısını kaybetmesine rağmen, başedilemez sorunlar oluşturmamıştır. Birleşik Devletler ithalatçı ülkelere bağımlı da değildir. 1973'de Arapların uyguladığı petrol ambargolarının ülke ekonomisini mahvettiği gibi herhangi bir gelişmenin Amerikan ekonomisini etkilemesi pek mümkün görünmemektedir. Birleşik Devletler ciddi bir enerji üreticisi haline gelmiştir. Yine de bazı mineralleri NAFTA ülkelerinden ithal etmekte ve bazı sanayi ürünlerini de üretmek yerine ithal etmeyi tercih etmektedir. Özellikle, Çin ve diğer bölgelerde maliyetler artarken Meksika ve Birleşik Devletlerde sanayi ürünlerinin üretimi artmaktadır.
Amerikalılar küresel krizden faydalanmıştır. Sermaye; Çin, Avrupa ve Rusya'dan kaçarken son derece düşük faizler karşlığında küresel sermaye için bir cennet olan Birleşik Devletlere akarak hisse senedi piyasalarına girmiştir. Bu nedenle finansal krizlere ilaveten Avrupa bankacılık sistemi bir başka kriz ile de yüzyüze kalmıştır. Hiç bir yer bir önceki on yılda var olan ekonomik şartlara sahip değildir ve bu sermaye akışı karşı bir denge oluşmasına yol açmaktadır. Baştan beri var olan Çin'in paralarını Amerikan finans piyasalarından çekme korkusu, Çin ekonomisinde yavaşlama ile birlikte yavaş yavaş ülkesine geri dönerek gerçekleşecek ve yerel yatırımlara akacaktır. Ani bir şekilde paraların Birleşik Devletleri terk etmesi pek mümkün görünmemektedir. Kaldı ki paraların bir anda aktarılarak yatırım yapılmasını mümkün kılacak bir yer de yoktur. Kuşkusuz gelecek on yıl içinde Birleşik Devletlerde de ekonomik büyüme dalgalı olacak fakat Birleşik Devletler uluslararası sistemin istikrarlı kalbi olmaya devam edecektir.
Amerikalılar uluslararası sisteme çok daha az bağımlı olacaklar ve uluslararası sistemi uzlaşma halinde tutabilmek üzere pek çok yönetsel güçlükle karşılaşarak uluslararası sistemde siyasal bir sorumluluk almak için çok daha fazla seçici davranacaktır. Askeri sahadaki adımlar; çok daha fazla ince elenip sık dokunacaktır. Bir yüzyıl önce Birleşik Devletler Avrupa'da ortaya çıkan hegemon olarak kabul edilmiş, Almanya ile Rusya'nın arasına yerleşerek birinin diğerini işgal etmesini önlerken aynı zamanda da Alman sermayesi ve teknolojisi ile Rusya'nın kaynak ve işgücünün birleşmesi durumunda çok fazla Amerikan menfaatlerinin tehdit edileceğini bildiğinden Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ve Soğuk Savaş süresince Alman-Rus kombinasyonun oluşmasını engellemeye çalışmıştır.
Dünya savaşlarında Birleşik Devletler savaşa sonradan girerek diğer ülkelerden çok daha az zayiat vermiş, yine de büyük acılar çekmiştir. Soğuk Savaş döneminin erken döneminin başlarında Avrupa'ya girmiş olan Birleşik Devletlerin herhangi bir zayiatı olmamış ve bu yaklaşımının üstüne nerede ise bir zorunluluk olarak bir otomatik-politika geliştirmiştir: Avrupa'da Amerikan hegemonyasını tehdit edecek bir güç belirirse, tıpkı Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi Birleşik Devletler erken dönemde insiyatif alarak ittifaklar oluşturacak ve öncelikli görevi savunma olmak üzere yeterli bir gücü Avrupa'da bulunduracaktır.
Bu otomatik politika bugünlerde Rusya'ya karşı yeniden uygulanmaktadır. Rusya'nın güçten düşeceğine yönelik tahminler olsa da, özellikle de iktisaden çevrelenmesine karşı çıkışında gösterdiği başarıyla kısa vadede tehlike sinyalleri vermeye devam etmektedir. Biz Rusya ile ilgili ne öngörürsek öngörelim, Birleşik Devletler açısından bu kesin değildir ki; gerçekten de, askeri, siyasi ve iktisadi açıdan başarılı bir genişleme politikası uygulayabilirse gücünü koruyabilir. Kuşkusuz Birleşik Devletler ne kadar çok ülke iştirak ederse o kadar iyidir düşüncesiyle, Baltık Ülkelerinden Bulgaristan'a kadar NATO dışındaki ülkelerden bir koalisyon oluşturmaya çalışacak ve Türkiye üzerinde yoğunlaşarak Azerbaycan'a ulaşacak bu ülkelere olası tehdit miktarları ile uyumlu oranlarda asker yerleştirecektir.
Bu gelişmeler, önümüzdeki on yılın başlangıç yıllarında gerçekleştirilirken, ikinci yarıda Rusya'nın çöküşünün nükleer bir felakete dönüşmeyeceğinden emin olmaya çalışacaktır. Birleşik Devletler Avrupa'daki sorunların çözülmesine yoğunlaşmayacak, Çin ile savaşmayacak ve Ortadoğu'ya en az ilgi ile yaklaşacaktır. Karşı terör operasyonlarını yönetecek, fakat tüm bilgisi ile bu işe girişmesine rağmen, en iyi ihtimalle sınırlı başarılar elde edecektir.
Dönem içinde Amerika 50 yılda bir gelen önemli ekonomik ve sosyal problemelerin döngüsüne yakalanacaktır. Ilk döngü, 1932'de Başkan Franklin Roosevelt'in seçilmesi ile başlamış ve Jimmy Carter'in Başkanlığı döneminde sona ermişti. 1932'de boşta yatan üretim tesislerinin çalışır hale getirilmesi ihtiyacına yönelik alınan tedbirler aşırı tüketimi ortaya çıkarınca enflasyon çift haneli oranlara yükselmiş ve enfalsyona karşı tedbirler de bu kez çift haneli işsizlik oranlarına neden olmuştu. Başkan Ronald Reagan döneminde Amerikan Sanayii masaya yatırılarak vergi politikaları değişitirilmiş, şehirli ve maaşlı çalışanlardan oluşan ekonomik yapı daha çok kırsal alanlarıdaki profesyoneller ve müteşebbis sayısının artırılması üzerine oturtulmuştu.
Bu döngüyü tamamlayalı 15 yıl oldu ve bir sonraki kriz dönemine girişin göstergelerini önümüzdeki on yılın ikinci yarısında hissetmeye başlayacağız. Şu anda bile, bu krizin bir orta sınıf krizi olacağını hissetmeye başladık. İçinde bulunduğumuz sorun gelir dağılımında eşitsizlik sorunu da değil, asıl dert, orta sınıfın varlığını orta sınıf olarak sürdürebilme sorunudur. Mevcut durumda Birleşik Devletlerde ortalama hane halkı geliri yaklaşık 50.000 USD olmasına rağmen yaşadığınız eyalete göre bu rakam gerçekte 40.000'ler düzeyine inmektedir ki bu da orta karar bir ev almaya ve büyükşehirlerin dışında ancak mütevazı bir hayat sürmeye izin vermektedir. Toplumun % 25'lik kesimini oluşturan orta sınıfın altı için böylesi bir hayat sürmek ise; nerede ise imkânsızdır.
İki temel sebep var. Bunlardan biri tek başına yaşayan çocuk sahibi erkek veya kadınların sayısındaki artıştır, zira iki kişilik hane halkı, masrafı iki misli artırmaktadır. Diğer sorun Amerikada işbirliğini ve verimliliği geniş ölçüde artırırken sınırlı işgüvenliği ve orta sınıf için gelir oluşturan teşvikler; kötü krediler olarak bir şekilde yeniden yapılandırma ihtiyacını doğurmaktadır. Bu iki sorun henüz siyasal bir probleme dönüşmemiştir ve kendisini bir sonraki onyıl içinde ağır bir şekilde hissettirerek 2028 ve 2032 yılları seçimlerinden önce tum toplumu saracaktır. Bu normal, ama bir o kadar da can yakacak döngüsel bir krizdir.
Bağlam
Hayatın her zaman içinde olduğundan en iyi zamanlarda bile acısız geçen bir on yıl yoktur. Gelecek on yıl için öngörmüş olduğumuz kriz geçen yüzyılda görünen kriz kadar kötü olmaktan bir hayli uzakta ise de gelecekte göreceğimiz krizlerin  en kötüsü de olmayacaktır. Bugünkü bildiğimiz gerçekler üzerinden -ki bu gerçekler her zaman geleceği belirler- daima ileri doğru tahminler yaparız. Diğer yandan da insan olarak şimdi çektiğimiz acıların  insanlığın daha önce gördükleriyle kıyaslanamayacak kadar büyük olduğuna dair de psikolojik bir algımız vardır. Buna basitçe kendini beğenmişlik demek uygun olur. Oysa; bugün çekilen acılar insanlığın tüm zamanlarında çektiği acıların yalnızca sıradan dozda olanı kadardır.  Şimdi elimizde olan herşey değişecek, hatta öngördüğümüz sürelerden çok daha kısa zaman içinde. Bu değişim bir lüks değil, bir gerçektir ve bu bağlamda önümüzdeki on yıl için de bu değişimin göz önünde bulundurulması gerekir. 

--
Yeni Toplum Dergisi - yenitoplumdergisi@gmail.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme