20 Kasım 2015 Cuma

Tanrı'nın Şaka Sanatı

Emre Kum

-1-

Ilık bir sonbahar akşamı, Eskişehir'den Ankara'ya yollandığım hızlı tren durdu. Memleketime döneceğim diğer trenin kalkış vaktine yirmi dakika vardı. Aktarma yapacağım treni garda çok arayacağımı zannederken onun, birden karşımda tüm heybeti ile durduğunu fark ettim. Vaktim çok kısıtlı olduğundan süratle dördüncü vagona atladım ve otuzikinci koltuğun üzerinde bulunan bagaj kısmına, artık sakarlığımdan paramparça olmuş çantamı bıraktım. Etrafa gelişigüzel bir bakış attıktan sonra vagondan aşağı indim ve karşımda beni davet eden yalnız ve eskimiş banka oturup sigaramı yaktım.

Bir gözüm sürekli saatimdeydi. Bu sırada gayriihtiyari kafamı yukarı kaldırıp baktığımda ilginç bir manzara ile karşılaştım ve öfkelendim. Demiryolu sorumluları ya da her kimse- yüksekte duran her çıkıntıyı sivri, plastik iğnelerle doldurmuştu. Sıradan bir şekilde etrafına bakıp, baktığını göremeyen insanlar yukarıda duran plastik iğnelerin ne işe yaradığını sorgulamazlardı eminim. Ancak bu dikenler sözümona dünyaya kardeşlik ve barış getirecek olan Stalin ve Lenin Rusya'sının zalimliği kadar iğrençti benim için. Lenin ve Stalin nasıl milyonlarca insanlara barınma ve yaşama imkanı sunmayıp, onları evlerinden ve canlarından ettiyse, şimdi Demiryolları da kuşlara bu imkanı sunmuyordu. Bir tanesi konacak yer arayıp iniş yaptığında anında pişman oluyor, Fuzuli'nin gazellerini andıran bir çığlıkla uzaklaşıyordu. Kuşlar ki gökyüzünün efendileri değil miydiler? Dünyaya sığmayan insanoğlu, şimdi de gökte uçan kuşun da mı evini zapt etmeye kararlıydı? Bu konuyu memleketime döndüğümde düşünmeye ve sorumlulara şikayet etmeye karar verip, sigaramı içmeye devam ettim.

Müzikçalarım bozulduğu gibi, benim de ruh sağlığım bozulmuştu. Çünkü müzik sesinden başka herhangi bir ses beni deli ediyordu. Çünkü insanlar hep konuşuyordu. Onları susturmanın iki yolu vardı; ya konuşmalarına fırsat vermeden sürekli konuşacaktınız ki, bu durumda kendi söylediklerinizi bile dinlememeniz gerekir, ya da sizi her şeyden soyutlayacak bir müzik dinleyerek, kendinizi dış dünyaya kapatacaktınız. Ben ise doğal olarak ikinci seçeneği kullandığımdan, zihnimin içinde var olan paralel evren ile daha haşır neşirdim ve biliyordum ki sorunlarım vardı.

Bütün bunları düşünürken trenimin hareket etmesine beş dakikadan az kaldığını farkettim. Geçip yerime oturduğum ve fazla zaman kaybetmeden yakın dostlarımdan birinin hediye etmiş olduğu Franz Kafka'nın "Milena'ya Mektuplar" eserini okumaya koyuldum. Okumaya ihtiyacım vardı. Dört gün süren öğrenci birliği kampı sebebi ile pek kitaplara vakit ayıramamıştım. Kelimelere susamıştım ve kana kana içiyordum. Nihayetinde tren ağır ağır, sırma saçlarını savurararak okyanustan çıkan deniz kızı gibi hareket etti. 

-2-

Yarım saat kadar geçmiş, yanıma da kimse oturmamıştı. o rahatlığın verdiği sebep ile iki koltuğu da zalim Arap emirleri gibi işgal ediyordum. Neden sonra okuduklarımı anlayamadığımı fark ettim. Zihnimi bir düşünce kemiriyordu. Biraz peşine düşüp, iz sürdükten sonra bunun, gece tepedeki ışıkların sönüp sönmeyeceği konusu olduğunu farkettim. Düşüncemi daha fazla pranga altında tutmak okuduğum şeyden sıkılmamam sebebiyet verecekti ve ben Kafka'ya böyle bir saygısızlık yapmak istemiyordum. Muhakkak sormalıydım ama kime? Önümde evli bir çift oturuyor ve henüz ağlamaya başlamış çocuklarını susturmaya uğraşıyorlardı; onlara soramazdım. Sağımda duran tekli koltuklardan ikisi boş, bir arkasındaki koltukta da genç bir bayan cama doğru dönüp dizlerini karnına çekmiş, sakinlikle uyuyordu. Ona bakarak rahatsız etmek istemedim ve ne olursa olsun arkamda oturanlara sormaya karar verdim. Arkama döndüğümde koltuklardan birinin boş olduğunu farkettim. Diğerinde ise kağıtlar üzerinde cetvellerle çizim yapan, sakalalları ve bıyıkları itibariyle F. Nietzche'ye benzeyen, kır saçlı bir amca oturyordu. Ona dönüp; "Kolay gelsin beyefendi, rahatsıoz ediyorum ancak bir sorum olacaktı. Bu ışıklar gece kapanacak mı?" diye sordum.

Böyle bir konuşmayı sevmiyordum aslında. Soğuk geliyordu. Ona "Emmi yolculuğun hayırlara karşı gelsin. Bu lambalar geceleyin kapatılır mı ya hu?" demek istiyordum. Ancak sözümona "Modern Türkiyeci"ler kibarlık adı altında dilimizi yozlaştırıyor ve ortaya gevrek bir Türkçe çıkıyordu.

Amcanın yüzüne baktığımda gözlerinde yeşil iki haleden çok, yüzlerce kitaplık bir kütüphane gördüm. Evet! İnsaların göz haleleri okuduğu her kitaptan sonra bir çentik kazanıyordu ve bunu sadece ben görüyordum. Bey amca bana "Hayır evladım, ışıklar kapatılmıyor." Diye cevap verdi. Ona bu cevabın beni mutlu ettiğini, yoksa kitap okumadan geçen zamanda delirebileceğimi söyledim. O da kitap almamış yanına, bu sebepten çizim yapıyormuş. Dilerse kitap verebileceğini söyledim ve verdim de. Sayemde bir kişi daha Ruh Adam'ı okuyacaktı. Kitaba önyargı ile yaklaşmayıp, mutlulukla kabul etmesi beni de mutlu etmişti. Sonra bana çay ısmarlardı ve ikimiz de kitaplarımızı okumaya devam ettik.

Tren, akıp yatağını bulan su gibi hiç telaşsız seyirtiyor ve ben kitaba iyiden iyiye gömülüyordum. Kafamı cama yaslamıştım. Birden, beynim bana "izleniyorsun" dediğinde kafamı kaldırdım. Önümdeki koltuğun pencere ile arasında duran on santimetrelik aralıktan onu gördüm. Fındık rengi gözlere sahip olan, düz saçların etrafını çevrelediği küçük bir yüz. Bana bakıyordu. Ben de ona baktım ve gülümseyerek dil çıkardım. Birden gülümsedi ve utanarak başını geri çekti. Ona hayran kalmıştım. Böylece, on dakika boyunca birbirimize kaçamak bakışlar attık. Sonunda heyecanlandığını farketmiş olacak, babası dönüp baktı. Sonra o da gülümsedi. Bu dünyalar tatlısı ve gürbüz mü gürbüz Türk çocuğu içimde güller açtırmıştı ki beş yaşından büyük değildi. Onun, annesinin kucağına sokulması ile ben de kitabıma sokulmaya devam ettim.

Kafka, mektuplarından birinde "Sözleri ve istekleri yetişkinlerin bilgisiyle doldurulsa, çocuklar korkunç olurlardı." Diyordu. Önümdeki çocuğu düşündüm. Acaba benim veya başka birinin zekası onda olsa idi ne yapardı? Yirmiüç senelik yetişmiş bir beynin, dört ya da beş yaşlarındaki bir çocuğa aktarımı...

-3-

Burnuma mis gibi kızarmış ekmek, kruvasan ve berliner kokuları geliyordu. Bir an kendimi Paris yahut Berlin'de uaynmış gibi hayal ettim. Filtre kahvenin kokusu da bunlara eklenince artık gözlerimi aralayıp, yolculuğun bitmiş olacağını hayal ettim. Açlığım bana oyunlar oynuyor, burnuma lezzetli kokular getiriyordu. Aniden bir ses duydum; bir adam, bir kadına sesleniyordu; "Karıcığım, geç kalıyorum. Akşam görüşürüz!"

Birden gözlerimi açıp fırlama şiddetinde bir doğrulma gösterdim. Sağıma soluma baktıkça hayretim büsbütün arttı ve ufak bir çığlık attım. Çocuk olmuştum! Bu nasıl olabilirdi? Yirmiüç yaşından beş yaşına inmiş, küçücük olmuştum. Kendimi hormonsal rahatsızlıkları olup, büyüyemeyen kısa ve hasta insanlar gibi hissettim. Daha az evvel TCDD'ye ait, Ankara'dan memlektime giden yolcu treninde kitap okuyordum. Bu nasıl olmuştu!?

Her nerde isem bir an önce gidip aynaya bakmam gerekti. Üzerinde çizgi film kahramanı baskılı resimlerle bezenmiş bir yatakta yatıyordum. Her tarafım oyuncak ve çocuk eşyaları doluydu. Yavaşça yataktan kaydım ve evin içinde gezinmeye başladım. Yürürken dengemi sağlamakta çok da usta olmadığımı farketmiştim. Bir şeyler bunu engelliyordu.

Zengin ve zevkli döşenmiş bir evdeydim. Zorla kapısını açıp girdiğim her odada birbirinden garip eşyalar görüyordum ve bunlar pek de umrumda değildi. Bana ayna lazımdı ve nihayet tuvaleti bulmuştum. Ancak sorunum iki kat artmıştı şimdi. Ayna çok yüksekteydi ve etrafta iskemle yoktu. Mecburen yakınımda duran çamaşır sepetini kullanacaktım bu iş için. Bunu da binbir güçlükle yaptım. Zihnimin tıkır tıkır işlemesine ve kendimi mükemmel bir dinçlik içinde hissetmeme rağmen, düşündüklerimi fiziksel olarak güçlükle uyguluyordum. Bir müddet daha uğraştıktan sonra artık kendimi görmeye hazırdım. Aynada kendimi görünce bir "ah" feyadı yerine inanamadığım bşr çığlık attım. Bu tiz, son derece ince ses bana ait olamazdı. Tanrım, neler oluyordu bana... Birden bir kadın sesi geldiği kulağıma. Belli ki ev iki katlıydı ve merdivenlerden çıkan tok ayak seslerini işitiyordum. "Uyanmış mı benim oğluşum, uyanmış mı benim bebeğim?" diye sevecenlik dolu ses gittikçe yaklaşıyordu ve ben hala üzerimdeki şoku atamıyordum. Trende, önümde seyrettiğim çocuğa dönüşmüştüm. Ben hala aynı bendim. Düşüncelerim, bildiklerim aynıydı. Bütün eğitimini aldığım şeyleri biliyor, okuduğum kitapları tek tek hatırlayabiliyordum.

Ya diğer ben ne olmuştu peki? Bir an yaşlı amcayı, cama yaslanıp uyuyan bayanı be boş koltukları düşündüm. Çantamdaki eşyalarımı, cüzdanımı, sigaramı ve çakmağımı, belki de en önemlisi yaşlı amcaya verdiğim kitabımı...

Peki ben oradan yok mu olmuştum? Yani varlığım, yirmiüç yaşındaki varlığım hiç olmamış gibi sönüp, kayıp mı olmuştu? "Tanrım bana ne oldu?" sözünü çocukça söylerken kadın peyda oldu ve birden hayretler içinde "Demin ne dedin sen!?" diye sordu. Sustum. Zeka belirtisi göstermemeliydim. Eğer böyle birşey yaparsam bu kadın ya korkudan düşüp kalırdı, ya da beni bu yaşta bir psikoloğa götürmeye başlardı. Sadece susmakla ve beni kucağını almasını beklemekle yetindim. Ancak bu kadını kollarında aşağıya inerken kafamdaki tek düşünce 'eski ben'e ne olduğuydu. Bu kadın –ona bu kadın diyorum- vücuduna sahip olduğum çocuğun annesi idi. Fransız düşünürleri gibi entelektüel bir hali vardı ve çok kibar konuşuyordu. Sanırım çok varlıklı ve kültür seviyesi yüksek bir ailenin çocuğu olmuştum artık. Bir müddet sonra kadın beni çocuklar için üretilmiş kahvaltı masasına oturttu. Bu öyle iğrenç bir tasarımdı ki, deli gömleği gibi her yanınız sarılmıştı. Zorla ağzıma uçaklar ve kamyonlar giriş çıkış yapıyordu. Bir süre sonra kapı çaldı ve beni bırakarak kapıyı açmaya gitti.

"Günaydın matmazel!" diye seslendi gelen kişiye. Eğer zekam beş yaşında olsadı gelen kişinin adını matmazel sanabilirdim. Tanrı'ya zekamı yerinde bıraktığı için şükrettim bir an ve matmazelin içeri gelmesini bekledim. Geldiğinde ise ona şöyşle bir baktım. Zayıf, uzun ve çok zarifti. Dokunsanız kırılacak bir cam tabloya benziyordu. Bedenimin annesine "Küçük beyimiz iyiler mi? Yolculuk yormuş mu kendilerini?" diye sordu. Bu ne kadar derin bir incelikti... Birden bu kadının benim dadım olabileceğini düşündüm. Her şey hayret verici bir biçimde gelişiyor ve şaşkınlıktan konuşamıyordum.

"Beyefendi gittiler sanırım?" diye bir soru daha sordu. Bedenimin annesi de "Evet, butün günçalışacak ve gece de nöbeti varmış. Zor bir beyin ameliyatının da kendisini beklediğini söyledi." Diye yanıtladı onu. An itibari ile trende gördüğüm kel ve gözlüklü adam, yani çocuğun babası, beyin cerrahı oluyordu demek. Peki şimdi bu kadın nereye gidiyordu? Çok geçmeden onu da öğrendim. Evden çıkarken yanaklarımı öptü ve "Akıllı ol ve dadını üzme tamam mı yavrum? Annen okula gidip gelecek." dedi. Öğretmen olmalıydı. Evet evet, sesindeki ahenk ve konuşmasındaki hassasiyete bakılırsa da ilkokul öğretmeni olmalıydı.

O gün akşama kadar dadım benimle ilgilendi. Ona çabuk ısınmış ve çok sevmiştim. Fransız'dı. Eski hayatımda Fransızları sevmezdim. Şimdi de sevmiyordum ancak bu kadın Fransız olmayacak kadar hassas ve kibardı. Benimle oyunlar oynadı, yemek yedirdi, masal okudu ve belirli zamanlarda nesneleri göstererek Fransızca konuştu. Ben ise bazen çocuk olduğumu unutuyor ve ona zekice cevap veriyor, onun aklını başından alıyordum. Ben en çok zorlayan ve öfkelendiren şey ise tuvaletimi yaparken dadımın mahremiyetimi çiğnemesi idi. Ona sürekli yanımda durmamasını söylüyor ve çocukla bir dille, kendi işimi kendim yapacağımı belirtiyordum. O ise gün boyunca "Oh mon Dieu! Küçük beyimize ne olmuş böyle?" diyerek, şaşkınlık içinde gitti geldi.

Akşam olunca kadın okuldan gelmiş, hemen dadıma benimle ilgili sorular sorduktan sonra beraber yemek yemiştik. Tabi ben yine o lanet çocuk sandalyesinde kelepçeli gibi oturuyor ve sürekli çeşitli telkinlerle yemeğe hazırlanıyordum. Kadının kocası da belli ki bu akşam gelmeyecekti. Geceleyin beni koynuna alarak uyutmaya çalıştı. Ondan çekiniyor ve utanıyordum. Ne de olsa o benim, dört başı mamur bir genç zekasına sahip olduğumu bilmiyordu ancak ben bilmiyordum. 

Uyumadan evvel kararımı vermiştim. Eski yirmiüç yıllık hayatımı unutacak, onu öldüğ kabul edecek ve bu halim ile yeni hayatıma tutunacaktım. Büyük ihtimalle davranışlarım okula giderken dikkat çekecek ve zeka testine tabi tutulacaktım. Amacımı dünyanın en genç tarih profesörü ünvanına sahip olmak diye belirlemiştim. Bunu başarabilirdim, çünkü bu evde her istediğime sahip olacağım imkanlar benim için hazırlanıyordu. Bunun yanında evde çok zengin bir kütüphane vardı. Bunlar bile işime yarardı. Yeni adım da hoşuma gitmişti ve buna çabuk alışacaktım. Kağan... Hep istediğim gibi bir Türk adına sahip olmuştum.

O geceyi yeni annemin parfüm kokan koynunda, gerçek annemin mis gibi hayat kokan koynunu özleyerek geçirdim. Ve uyumak hayli zamanımı almıştı...

-4-

Yeni babam, annem ve dadıma kısa zaman içinde alışmış ve kaynaşmıştım. Ancak hemen hemen her an içimde asıl ailemi özleyen, onları delice merak eden ve asla bitmeyen bir ateş yanıyordu. Acaba annem ne yapmıştı? Babam ve kız kardeşim yokluğuma dayanabilmiş, beni unutabilmiş miydi?

Kafamda binlerce soru işareti vardı ve içimde yanan ateş, dört bir yanımı saran ve kavuran büyük bir yangına dönüşmüştü. Çocuk olduğum için kolayca ağlayabiliyordum. Ağlıyordum hep. Uyumak için yalnız bırakıldığımda, güzel yemek olmadığında, bir yerlere çarpıp canım acıdığında... Ağlamak, insanın yalnızca yaşayan ve ölen bir organizma olmadığının kanıtıydı. Çünkü ağlamak kimi zaman katılaşmış bir kalbi yumuşatabiliyor; ya da içinşzde yanan ateşi bir nebze olsun söndürebiliyordu.

Gerçek ailemi karşı konulamaz bir şekilde özlemiştim. Eski bedenimi de özlüyordum. Vücudumun güçlü halini, istediğimi yapabilmeyi özlüyordum. Bir liste yapacak olsaydım eğer yeni hayatımın bana kattığı iki şey vardı; Fransızca bilmek ve her istediğimin yapılıyor olması. Sigara içemeyip de taze ama biraz güçsüz bir vücuda sahip olmak da cabası.

Böylece bir yılı geçirip altı yaşına girmiştim. Doğum günümde uzak yerlerden bir çok akrabam gelmişti ve ben yine Ağustos doğumluydum. Biraz daha zaman geçtikten sonra, birden aklıma telefon açmak geldi. Neden bunu daha önce akıl edememiştim? Çocukluk bana garip huylar mı edindirmişti? Eski dostlarım ve ailemin gözünde de bir parça çocuktum hep. Biraz da deli.

Ciddiyet insanlara birşeyler kaybettiren bir mefhum. Gereksiz ciddiyetler insanları kaybetmenize neden olabilr. Oysa ben hayatı dolu dolu yaşamak ve birçok insanla kaynaşmak isteyen biriydim. Böyle düşünürken salonda sıkılmamak için oyun oynadığım yerden usulca kalktım. Benimle uğraşmaktan yorulmuş olan dadım ağzı açık bir şekilde uyuyor ve göğsü yavaşça inip kalkıyordu. Hızlı ve olabildiğince sessiz bir şekilde telefonu bulmaya seyirttim. Telsiz telefon olduğu için bulmak biraz sıkıntı yaratacak diye düşünsem de anne ve babanın odasında, komodinin üstünde buldum ve numarayı çevirdim. Dört beş yedi iki dokuz ... bu numaraların çıkardığı o elektronik sesi yıllarca ezberlemiştim. Çoğu akrabamın –eski demek daha doğru olur- numarasını bu elektronik sesten bulabilirdim kör olsaydım eğer. Bu arada telefon çalıyordu ve birden açılıp cevap geldi. Annemdi bu. Onun annem olduğunu "-e" harfini yanında nokta varmış gibi ve uzatarak "E.fendim?" deyişinden ve ses renginden anlamıştım. Her sesin rengi vardı ve anneminki turkuazdı...


Olabildiğince ciddi konuşmak gerekse de sesimin inceliği bunu engelliyordu. "Emre yok mu?" diye sorabildim. Annem, öz ve can annem, dağların doruklarından çağlayarak dökülen ve dokundupu her zerreye hayat katan pınarlardan daha ahenkli sesi ile "Hayır çocuğum, yok. Sen kimsin bakalım? Yanındaki büyüğüne ver telefonu, hadi." dedi. Sanırım beni, onunla konuşmaya zorlanmış bir akraba çocuğu sanmıştı. Madem öyle, ben de numara yapacaktım. Keşke yapmasaydım. Kız kardeşimi "Cemre ablayla görüşeceğim ben." diyerek telefona çağırmış ve ona, bana gerçek cevapları vermesini umut ederek sorular sormuştum. Ancak tek bir nokta çelişkiye düşürüyordu beni. İkisi de –annem ve kız kardeşim- Emre diye birinin olmadığını söylüyordu. Demek ki varlığım yok olmuştu...


Büyük bir saçmalığın tam ortasındaydım. Bir anda yeni bir insana dönüşmüş, içinde yirmi üç yıllık birkimim olan zihnim Tanrı tarafından beş yaşındaki bir çocuğa nakledilmişti. Demek ki Tanrı o kadar yalnızdı ki, yaptığı şaka da sevecenlikten pek yoksundu. Aslında beni yok ettiğinin farkında değildi. Aklıma onun da çocuk olabileceğini getirdiğimde daha fazla günaha girmemeyi düşünerek bu düşünceyi aklımdan savdım.


"Buna da çok şükür." diyerek onca garibe yıl geçirdim. Yeni hayatıma başladıktan on iki yıl sonra, on yedi yaşında iken artık üç dil biliyor, mükemmel bir Türkçe konuşuyor, ailemle mütemadiyen yurtdışı gezilerine çıkıyordum. Eski ailemi ne kadar çabuk unutmuştum. Belki de ben, eski benden; "Kağan" olan bene hiç dönmemiştim. Belki de çocukken saçma sapan bir hayal gücü ile üretmiştim tüm bunları. Paranoid şizofren olabilirdim belki.


Bütün bilmediklerime rağmen bildiğim tek şey, on yedi yaşında üniversiteden mezun olacak olmamdı. Yıllar önce aklıma koyduğum her şey gerçekleşiyordu. Yeni halim yüzüne bakılır bir tip olduğu için, güzel bir sevgilim de vardı.

Sürekli kendime mutlu olup olmadığımı soruyordum. Yine böyle bir günün sonunda mutlu olmadığımı farkettim. Milyonlarca insanın istediği bir hayatı yaşıyordum ancak; bu beni mutlu etmiyordu. İstediğimi yapabiliyor, gittiğim her yerde kapılar ardına kadar açılıyor ve ben hayatımı istediğim gibi tasarruf edebiliyordum. Ve ben mutsuzdum. Evet, çok mutsuz...


Artık dayanamıyordum. Hiç tanımadığım bir evde, hiç tanımadığım bu insanlarla, hiç tanımadığım sevgilimle yıllarım geçmişti. Hiçbir şey kazanmamış, aksine kaybetmiştim. Dostlarımı, benden çıkarı olmadan beni seven dostlarımı özlüyordum. Neslihan'ı, Kürşad'ı, Tolga'yı, Uğurcan'ı ve Deniz Merve'yi özlüyordum. İki çocukluk birden yaşamış ve yaşlanmıştım. Belki bedenim kendime sağlıklı baktığım için çok dinçti. Ancak beynim çok yaşlanmıştı. Daha fazla dayanamayıp hüngür hüngür ağlamaya, bildiğim bütün diller, karmakarışık dualarla Allah'a yalvarmaya başlamıştım. Gözyaşlarımla ıslanan yastığımdan kafamı kaldırdım ve acele ile mutfağa koştum. Sağı solu karıştırdıktan sonra babamın eve koyduğu ilaçlardan bir kutusunu, yanıma su alarak odama çıkardım. Odamın kapısını kilitledim ve bütün ilaçları tek tek yuttum. Gözlerim kapanmadan evvel sarfettiğim şu sözler, beynimin içinde yankılanmıştı:

"Tanrım, bunu sen istedin. Bana yaptığın bu şakadan hiç memnun değilim. Seni kime şikayet edeceğimi bilmediğimden, bu yaptığını da sana şikayet ediyorum. Beni kurtar..."

-5-

Yine sabah olmuştu ve ben bunu gözlerim kapalı hissedebiliyordum. Fakat üstümde bir gariplik vardı. Gözlerimi aniden açıp etrafa bakınca şaşkınlıktan adeta yere yuvarlanacaktım. Dizimde Kafka'nın Milena'sı, trende öylece uyuyakalmıştım!

Hayır! Oysa yemin edebilirdim oniki yıllık farklı bir hayat sürdüğüme. Ne yani? Dün gece ufak bir kitap pasajını düşünerek uyumuş, gece rüyamda on iki yıl yaşamış, bunu her zerremde hissetmiş ve sabah öylece uyanmış mıydım?

Böyle saçma sapan bir şakayı ancak Tanrı yapabilirdi. Elinde var olan kudret onu deli ediyor ve hıncını biz insanlardan çıkarıyor olmalıydı. Melankolik buhranlara sürüklenip, Tanrı ile kavga ettiğim çok olmuştu ancak bu defaki çok ağırdı ve ben yine günaha giriyordum. Düşünmekten yine vazgeçtim. İnanılmaz bir şekilde, hayretle etrafıma bakıyordum. Aynıydım. Eski ben olmuştum.

Tren henüz durmuş olmalıydı. Çantamı kaptığım gibi aşağı indim. Yaşadıklarıma bir anlam veremiyordum. Ben yine bendim ama kötü bir rüya görmüştüm. Bir kabus. O kadar. Sonra birden onu gördüm; küçük çocuğu. Adını bilmiyordum. Rüyamda farklı bir ismi vardı. Yani ismim farklıydı. Fakat o gün, o istasyonda beni şaşırtan birşey yaşandı. Annesi onu kolundan çekiyor ancak çocuk birşey arıyordu. Gözgöze geldik. Bu defa dil çıkarmadan baktım. Tam bu esnada annesi beni hayrete düşüren birşey söyledi: "Kağan, geç kalıyoruz." Ondan sonra yürümeye başladılar, lakin çocuk bana büyük bir ciddiyetle bakıp –asla yanılmayacağım bir gerçeklikle- göz kırptı!

Bundan sonra her şey şöyle gelişti: bunca şeye dayanamayıp orada oturdum ve sigara yakarak derin derin düşünmeye başladım. Sigaram bitince hiç vakit kaybetmeden taksiye atlayıp evime vardım ve –yemin edebilirim- oniki yıllık bir hasretle anneme, babama ve kızkardeşime sarıldım. Bir yandan ağlıyor, bir yandan onları deli gibi sarmalıyordum. Sonra odama geçip üstümü değiştirmeye başladım. Bu sırada cebimden nereye ait olduğunu hiç bilmediğim bir anahtar düştü.

Bir sonbahar akşamı, Ankara'dan memleketime döndüğüm trende ufak bir düşünce ile başlayan ve gelişen kabusum beni hayli yormuştu. Duş alıp temizlendikten sonra odama geçip, anadolu kokan annemin sakız kokan tertemiz çarşaflarına ve yastığına serildim. Bu sırada kız kardeşim son günlerde pek moda olan bir şarkıyı açtı. Bir müddet sonra sözleri başladı.

Tanrım! Fransızca biliyordum!

-SON-

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme