3 Mart 2016 Perşembe

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu ve Şiirleri

Torun günlerdir okumakta olduğu tarihi romanı bitirmişti. Önce isteksiz okumaya başladığı bu kitap, sonradan kendisini iyiden iyiye sarmıştı. 

... 

Torun oturduğu sedirden hızla kalktı. Atalarının doğup büyüdükleri; yayılıp bürüdükleri coğrafyayı incelemek, gözden geçirmek istiyordu.. Eski dünyayı gösteren haritayı buldu, dikkatle inclemeye başladı. 

Çin Seddi'nden Avrupa ortalarına kadar uzanan sıradağları şahadet parmağını üzerinde gezdirerek takip etti. Birden ataları Alperenler bu defa hayalinde daha kuvvetle canlandılar... 

Alperenler Destanı, s. 21-22 

Yazımızın başına aldığımız bu satırlarda geçen tarihî romanı, Nihal Atsız'ın "Bozkurtların Ölümü" adlı eseri; torunu da Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu olarak değerlendirmek hatalı olmaz. 

Eserini Türk tarihini, Türk kahramanlarını, Türk zaferlerini ve Türk'ün çektiği zulümleri anlatmaya adamış bu destan şairinin vefatıyla millî konular da yetim kalmıştır. 

Yeni Gelenekçilerin[i] arasında bulunan Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu'nun önemi bu noktada ortaya çıkar. 

Gençosmanoğlu, geleneksel edebiyata ait bir vezni benimsemişti: Hece... Şiirlerindeki koçaklama tavrı da gelenekten geliyordu. Başlangıçta öztürkçe yazmaya çalışmasına rağmen, sonraları bunun Marksistler tarafından Türk kültürünü zayıflatmak üzere kurgulandığını anlamış ve kullandığı dilde de bin yıllık Türkçeye, yani geleneğe yaslanmıştı. Şiirlerinde ele aldığı konular da millî idi. O, Kür Şad'dan bu yana Türk milletinin ve Türk kahramanlarının şiirini söylüyordu. 

Yahya Kemal'in; 

Şi're aksettirebilseydin eğer, dinlerdin, 
Yüz fetih şi'ri, okundukça, çelik tellerden[ii] 

mısraları, kahramanlıklarımızın şiire yansımayışından duyulan bir üzüntüyü dile getiriyordu. Roma'nın şarkını fethettiği zamandan itibaren gösterdiği kahramanlıklar şiire aksetseydi, Türk gençleri bu şiirleri okudukça cedlerinin fetihlerini, kopuzu çelik telli bir ozanın dilinden dinleyeceklerdi. 

Roma'nın şarkını fethettiğin andan sonra, 
Yüce dağlar gibidir gördüğün iş, Türk oğlu! 

söyleyişi ile Yahya Kemal, fetihler başlangıcını ve Türk milletinin kurucu gücünü, İstanbul'un alınışına kadar çıkarır. Gençosmanoğlu, üstadının bu mısralarını elbette biliyor ve yüreğinde duyuyordu. Ancak, onun gönlündeki Türklük taa Oğuz Handan başlıyordu. Böylece onun Türk milletine bakışı, İslâm öncesini de kucaklıyor ve 1980'li yıllara kadar geliyordu. 

Eserlerinin isimlerini ve kapsamlarını saymak bile, bu geniş perspektifi belirleyebilmek için yeterlidir: 

Bozkurtların Destanı(Göktürklerin Çin esareti altına girişleri ele alınır) 

Kür Şad İhtilali Destanı( Göktürk Prensi Kür Şad'ın kırk arkadaşı ile birlikte Göktürkleri bağımsızlıklarına kavuşturmak için Çin sarayını basması anlatılır) 

Malazgirt Destanı(1071 Malazgirt Zaferi ve Anadolu'nun fethi anlatılır) 

Destanlarda Uyanmak(Anadolu'nun Türkleştirilmesi üzerine yazılan şiirler yer alır) 

Boğaç Han Destanı(Aynı adlı Dede Korkut hikâyesinin nazma çekilmiş şeklidir) 

Salur Kazan Destanı(Aynı adlı Dede Korkut hikâyesinin nazma çekilmiş şeklidir) 

Gençosman Destanı(IV. Murat devrinin ünlü kahramanı Genç Osman anlatılır) 

Bozkurtların Ruhu I-II-III( Türk ülkelerini işgal altında tutan ve Türkiye'deki Komünist faaliyetleri destekleyen Rusya aleyhinde ve Kore savaşı hakkında yazılmış şiirler yer alır) 

Destanlar Burcu( Tarihî şahsiyetler, olaylar ve eserler ile tanıdığı şahısların vefatları üzerine yazılmış şiirler; Rus işgaline karşı Afgan direnişi; Kerkük'te yapılan katliamlar; şehit olan ülkücü gençler için yazılan şiirler; Doğu Türkistan için yazılan şiirler yer alır) 

Alperenler Destanı(Hoca Ahmet Yesevi, Dede Korkut, Yunus Emre, Mevlana, Ahi Evren, Ede Balı, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli, Ak Şemseddin, Anadolu'yu Türkleştiren ilk kumandanlar ile Ertuğrul Bey ve Osman Bey hakkındaki şiirler yer alır) 

Kopuzdan Ezgiler(Harput-Elazığ çevresi şiirleri, ağıtlar ve koçaklamalar yer alır) 

Göktürkler devrinden başlayıp, Karahanlı, Selçuklu, Osmanlı devrelerini geçerek 1990'lara gelen bir tarihî perspektif. Kişiler için yazılmış kısa şiirler yanında, tarihî olay ve kişilere ait gerçekten herbiri ayrı bir kitap hacmindeki destanlar. Ve elbette bu birikimi nazma çekmeye yetecek zengin bir Türkçe, onları kalıcı kılacak şairlik kudreti... 

Bu 1300 yıllık perspektif edebiyatımıza kalıcı eserler kazandırmıştır. 

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu'nun yazdığı binlerce mısra arasında vasat seviyede olanları da bulunabilir. Ancak Basri Gocul'dan sonra bir Türk destanı yazmaya teşebbüs eden ve bunu büyük ölçüde başaran bir şair olması, onun edebiyatımız ve kültürümüz açısından önemini arttırmaktadır. Çeşitli şiir anlayışlarına mensup eleştirmenler ve şairlerin değerlendirmeleri değişebilir. Fakat edebiyat tarihi veya şair-yazar sözlüğü hazırlayanlar, edebiyata daha geniş bir açıdan bakmak zorundadırlar. Şiirleri bin sayfa tutan bir şairin, sırf millî konuları işlemesi sebebiyle bazı sözlüklere girmemesi üzücüdür. Hele bunların arasında adı tarafsıza çıkan "Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü" isimli esere, Behçet Necatigil'in ölümünden sonra da sözlüğü genişletenler tarafından inatla Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu isminin alınmayışı skolastik anlayışın ilginç bir örneğidir. 

*** 

Bu notlardan sonra Gençosmanoğlu'nun şiir dünyasının kapılarını aralayabiliriz. Onu en fazla etkileyen ve âdeta satır satır ezberlediği "Bozkurtların Ölümü" isimli eserini, nazma çekmek düşüncesini açtığında, Nihal Atsız'ın büyük teşvikini gördüğünü söyleyen Gençosmanoğlu, destanını yazmaya, 630 yılında Batı Göktürk Hakanlığının çöküşünden başlar. Atsız'ın roman kahramanları onun destanına[iii] girerler. Onbaşı Yamtar'ı anlatan şu mısralar bir destana yakışır sadelik, güzellik ve vuruculuğu taşırlar: 

Acunda savaşmaktan özge kaygusu yoktu; 
Atını, evdeşini, kılıcını severdi. 
Korkağı bağışlamaz; düşmanı olsa bile, 
İyi vuruşanları yüksünmeden överdi. 
En çok yalandan, bir de Çinliden tiksinirdi, 
Bunları her anışta öfkelenir, söverdi. 
Görkemli gövdesiyle, bir dev gibiydi Yamtar; 
Uzun saçları, omuz başlarını döverdi. 
Yarı aç yaşamıştı dirliği boyunca hep 
"Ölüm Tanrı buyruğu, açlık olmasa" derdi. 
Pek neşeli olurdu akında, şölenlerde; 
Bulsaydı her öğünde bir öküz budu yerdi. 

(BD, s. 13) 

14'lü hece ile yazılmış tam kafiyeli bu mısralar, bir Göktürk yiğidini tasvir etmektedir. Romanda çok daha rahat yapılacak bu tasvir, nazım için hayli zordur. Mısralara baktığımızda, şairin bize Onbaşı Yamtar portresini başarı ile verdiğini görürüz. 

Yapma destanlar, halkın yüzlerce yılda kollektif şuur ve sanat gücünün bir ürünü olarak ortaya koyduğu anonim destanlara nazaran daha zor vücuda gelirler. Binlerce yılın mecazlarını, istiarelerini, mübalağalarını yapma destanlarda aramak boşunadır. Neticede, yapma destan bir şairin, yani bir kişinin ürünüdür. Onlarda kolektivitenin birleşik gücünü elbette bulamayız. Ama Gençosmanoğlu, belirli bir teknik içinde Yamtar'ın savaşa düşkünlüğünü; atına, karısına ve kılıcına olan sevgisini; korkaklardan nefretini, yalandan ve Çinliden tiksinmesini; fiziki yapısını ve oburluğunu bize verebilmektedir. 

640 Yılında Göktürk Prensi Kür Şad ve kırk arkadaşı Çin imparatorunu tutsak edip, esarete son vermek ister, ancak işler ters gider. Sonunda muhafızlar bu kırk yiğidin peşine düşerler. Hepsi vuruşa vuruşa ölürler. Son olarak Kür Şad, Çin askeri ile Vey ırmağı arasında sıkışıp kalır. Gençosmanoğlu bu sahneyi şu mısralarla anlatır: 

Bumin Kağanın torunu, 
Çuluk Kağan oğlu Kür Şad, 
Kırkların başı... 
Ölü Çinli yığınları üstünde 
Vuruşuyordu. 
Çin devletine karşı! 
Hey! Hey! 
Yine de hey! Hey! 
Bir yanda Çin ordusu, 
Diğer yanda Vey!.. 
Ortada Kür Şad! 
Olmaz böyle şey! 
Kim derdi ki Kür Şad, 
Kemikle etti? 
O bir kişi değil 
O bir devletti!.. 
Bayraktı, vatandı... 
Bir özge candı... 
Tepeden tırnağa 
Kıpkızıl kandı! 
Tanrı Kut soyunun 
Altın halkası... 
Yedi iklim üzre 
Düşer gölgesi... 
Çinliye ölümdü, 
Türk'e kalkandı! 
Bin üç yüz elli yıl 
Önceki dünden 
Odu gönlümüze 
Düşen volkandı! 
Bozkurt ocağının sönmeyen odu,
Çuluk Kağan oğlu Kür Şad, 
Korku bilmiyordu! 
Ölümcül yaralar almıştı, 
Ölmüyordu!.. 
Yanıbaşındaydı ölüm meleği, 
Gelmiyordu!.. 
Güneş, 
Sıradağlar çizgisindeydi. 
Yükselmiyordu!.. 
Susamıştı... 
Bağrı yanmıştı... 
Bir dolu sağrak sundu 
Ölüm meleği... 
Eğilerek atının yelesine, 
Uzandı... 
İçti son damlasına dek!.. 
İçti... Ve kandı! 
Bozkurt ocağının sönmeyen odu; 
Çuluk Kağan oğlu Kür Şad... 
Ölmüştü!.. 
Ölmüştü fakat yenilmemişti!... 

(BD, s. 296-298) 

Bu mısralarda Kür Şad'ın adım adım ölüme gidişi tasvir edilmektedir. Gençosmanoğlu hece ile yazar, seyrek olarak da serbest ölçüyü kullanmıştır. Ama görüldüğü üzere hece ile rahatça oynamaktadır. Anlatacağı duruma göre, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 11 heceli mısraları rahatlıkla kurmaktadır. 

Aynı oynamayı mısra sayılarında da yapmaktadır. 1,2, 3 mısradan meydana gelen birlikleri başarı ile kullanmaktadır. Onun vazgeçemediği tek şey sağlam kafiyedir. Mısraların vurucu hükmünü taşıyan kelimeler, bu kafiyeli kelimelerdir. Dikkatli bakılırsa kafiyelerle oynadığı da görülür. Anlattığı duruma göre şiire başladığı ayağa birkaç mısra ara verir ve tekrar döner. Bu, onun kafiyeyi bir araç olarak kullandığını gösterir. Aksi hâlde kafiyeye takılıp tıkanmak tehlikesi mevcuttur. 

Aldığımız bölümde duygu akışını bozan mısra; sahnenin bittiği, yani duygunun zirveye ulaştığı noktadan sonra söylenen, "Ölmüştü fakat yenilmemişti" şeklindeki kalıplaşmış ifadedir. 

Gençosmanoğlu'nun Göktürklerden başlayan destan coğrafyası, en fazla Anadolu'nun Türkleştirilmesi safhasında tevakkuf eder. Artuklu bölgesinin çocuğu olan şair, bilhassa Doğu Anadolu'nun Türkleşmesini sağlayan Selçuklu kumandanlarına hayrandır. Sultan Alparslan'dan başlayarak, fethedilen her kalenin zafer şarkısını, yirminci yüzyıldan onlara katılarak söyler. Karahanlı dönemini Satuk Buğra Hanın Müslüman olması ile Türklüğe Müslümanlık mayasının çalınışı olarak gören şair, bu devreyi Malazgirt Destanı isimli eserinin girişinde 

"Türk Hakanı Satuk Buğra Hanın rüyası.. 

Rüyasında Müslüman olup uyanması ve Müslümanlığı Türk illerine yaymasıdır.."açıklaması ile girdiği uzunca bölümde anlattıktan sonra, hemen Alparslan'ın kumandanlarından Afşın Beyin, Malazgirt Zaferinden iki yıl önce İzmir'e kadar uzanan akınını büyülenmiş gibi aksettirir: 

Bismillah diyerek baştan, 
Süzüldüm güneye Muş'tan… 
Atım hoşlanmaz yavaştan! 
Fatihi benim Maraş'ın, 
Adım Türkenoğlu Afşın! 

Göz koydum Anadolu'ya 
Sevdikçe döndüm deliye… 
Geçtim Sivas'tan Bolu'ya… 
Yol teperim yazın kışın… 
Adım Türkenoğlu Afşın! 

(DB, s.231-232) 

Ardından Alparslan'ın Malazgirt Zaferi gelir. Bizans ordusu ile Türk ordusunun iç içe geçtiği sahne ve bu esnada mehterin vuruşu cenk meydanını andıran ses oyunları ile verilir: 

Vurdu iri davullar, vurdu çağrı kösleri… 
Yerde nal şakırtısı, gökte kanat sesleri 

Kucaklaştığı anda, kabzalar geçti ele 
Ve sıyrıldı kınından, tam ellibin besmele! 

Türkmen alperenleri uçarken yalınkılıç 
Eğildi yere doğru, gökteki on iki burç… 

Görmek için Tanrı'nın "Türk" dediği erleri, 
Öpmek için onların bastıkları yerleri… 

Bozkurtlar ondusuna karıştı kırbin melek… 
Malazgirt ovasında neler görmedi felek!... 

(DB, s. 244) 

Hücuma geçen orduyu tasvir eden bu mısralar, Türklerin, İslam'ın ordusu oluşuna ait unsurları da içinde barındırır. Kılıç sıyırırken çekilen besmeleler, mecaz yoluyla silahın yerini alırken; karşımızda elleri kılıçlarının kabzalarında, dudakları besmele mırıldanan askerlerden oluşan bir tabloyu da canlandırır. Orduya yardıma gelen melekler, gökteki burçların yere eğilmesi, nal şakırtısı ve kanat seslerinden meydana gelen bir hengâme… bu mübalağalı anlatımlar da destanın bir gereğidir. Destana konu olan kahramanlar, normal insanlardan çok üstün işler yaparlar. 

Ve mehterin vuruşunu aksettiren şu mısralar, o ahengi yakalamaları bakımından gerçekten etkileyicidir: 

Sonsuzdan, derinden, yüceden… 
Şafaktan gündüzden geceden… 
Ses gelir üç bin yıl önceden, 
Tanrı tek… Tanrı tek… Tanrı tek… 

Dokuz kat tiz vurur, pes vurur. 
Dokuz kat davlumbaz, kös vurur. 
Yürekten yüreğe ses vurur, 
Tanrı tek… Tanrı tek… Tanrı tek… 

Can kuşu kafesten kurtulur. 
Gizlilik perdesi yırtılır… 
Nal şakır, at kişner, kurt ulur, 
Tanrı tek… Tanrı tek… Tanrı tek… 

… 

Tuğ budur, tef budur, zil budur, 
Elli bin kabzada el budur… 
Mete'den Mehmed'e yol budur, 
Tanrı tek… Tanrı tek… Tanrı tek… 

(DB, s. 245-246) 

Her kıtanın sonunda yer alan "Tanrı tek" söyleyişleri, mehterdeki kös seslerinin ritmik tekrarını şiire taşırlar. Destanlardaki tahkiye bölümleri, kahramanların yüceltildiği bölümler ile kişi hareketlerinin tasvirlerinin, şiiri tekdüzeliğe düşürme tehlikesi vardır. Bunu kırmak isteyen şair mehteri anlattığı ve yukarıya bir bölümünü aldığımız bu mısralarda, yarım kafiyeleri redifler ve bazan cinaslarla güçlendirerek ahengi sağlar. Dokuz kat mehterin vuruşunu 9'lu hece ile anlatması da manidardır. Mısraların her hecesi, mehterin bir katını karşılar. Aldığımız bölümün son kıtasında bulunan "Mete'den Mehmed'e yol budur!" mısrası hem devamlılığın hem de şairin geşmişte yaşamadığının bir göstergesidir. 

Artuk Bey, Balak Gazi, Alparslan, Ertuğrul Bey, Osman Bey, Fatih Sultan Mehmet, Genç Osman gibi kahramanlar; Hoca Ahmet Yesevi, Dede Korkut, Yunus Emre, Mevlana, Ahi Evren, Ede Balı, Hacı Bektaş Veli, Hacı Bayram Veli, Ak Şemseddin gibi milleti manevi yönden besleyen gönül erleri… 

Gençosmanoğlu'nun destanlarına tarihî açıdan baktığımızda, bu eserlerde İslam öncesi ve İslâm sonrası Türklüğünün manevî değerleri ve kahramanları ile nazma çekildiğini söyleyebiliriz. Bin sayfaya yaklaşan bu şiirlere büyük ölçüde sehl-i mümteni (kolay gibi görünen sadelik) hakimdir. Üslubunda Dede Korkut Türkçesinin de önemli etkisi ve katkısı vardır. Boğaç Han ve Salur Kazan gibi iki Dede Korkut hikâyesini nazma çeken Gençosmanoğlu için bu temiz Türkçe, kullanılması ve geliştirilmesi gereken değerli bir kültür unsurudur. Onun; 

Şol gökleri kaldıranın 
Donatarak dolduranın 
Ol deyince olduranın 
Doksan dokuz adı ile 

(AD, s.109) 

veya; 

Kıyamet günü ıssının 
İsrafil ünü ıssının 
Muhammed dini ıssının 
Doksan dokuz adı ile 

(AD, s.109) 

şekillerinde nazma çektiği besmele, ne kadar millî ve ne kadar Dede Korkutçadır… 

*** 

Gençosmanoğlu'nun üzerinde durulması gereken ve kanaatimizce yanlış anlaşılan bir başka yönü de yaşadığı dönemdeki olaylara, kişilere ve millî kültür unsurlarına yaklaşım tarzıdır. Onun sadece Türkçü-Milliyetçilerin şairi gibi görülmesi; millî kültüre düşman olanların tabiî tepkisinin yanında, İslamiyeti referans olarak alan grupların da tepkisine sebep olmuştur. Doğu Türkistan, Kerkük, Batı Türkistan ve Kafkaslardaki Türklerin uğradığı zulümleri konu alan şiirleri, zamanında Turancılık olarak damgalanmıştır. Ama işte bugün, oralarda bulunan kardeşlerimizin pek çoğu ile bağlantı kuramama acemiliği, o zaman yapılan yanlış değerlendirmelerin bir sonucudur. 

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu'nun yazdığı son şiirler genellikle Destanlar Burcu isimli eserinde yer alır. Hicret I-II şiirleri Hz. Peygamberin hicretini anlatır. Yaşayan Destan Afganistan şiiri 80'li yıllarda Afganistan'ı işgal eden Ruslara karşı direnen yiğitlerin destanıdır. Şu mısralar o destandan seslenirler: 

Moskof tanklarına göğüs gerende 
Ali duruşlu. 
Düşman saflarına hamle kılanda 
Hamza vuruşlu. 
Ezan okuyanda Bilâl çehreli, 
Namaza duranda hilâl çehreli, 
Ak donlu yiğit! 
Sahabi meşrebli, 
Saf kanlı mücahit! 

(DB, s. 60) 

Burada, Dede Korkut dilinden Oğuz yiğitlerinin mücadelelerini okur gibi oluruz. Şair Afganlı mücahitlere öylesine yakın hisseder kendini. Müslüman Zenci (DB, 71) şiiri de zorlama değil, samimi hislerin terennümüdür. Şiir şu beyitle biter: 

Asr-ı Saadet'te sandım kendimi 
Namaza dururken Müslüman Zenci.. 

Gençosmanoğlu'nun ilgi alanının genişliğini göstermesi bakımından ölenlerin ardından yazdığı şiirleri de önemlidir. 

Destanlar Burcu'nun "Asım'ın Nesli" adını taşıyan bölümünde yer alan şiirler, 12 Eylül 1980 öncesi yıllarda Komünist ve Bölücü anarşinin Türkiye'yi kasıp kavurduğu; sokakların kan gölüne döndüğü, ordu ve polis dahil devletin bütün güçlerinin güvenlik işlerinden ellerini çektiği 5-6 yıllık sürede, bu güçlere canlarını siper eden ve Âkif'in " Âsım'ın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek/ İşte çiğnetmedi nâmûsunu çiğnetmeyecek" diyerek tebcil ettiği, Çanakkalle'de döğüşen Mehmetçik benzeri bir misyonu yüklenen ülkücü gençler için yazılmıştır. Yusuf İmamoğlu, Dursun Önkuzu, Süleyman Özmen başta olmak üzere beş bin genç, bu milletin mukaddesleri için kara toprağa girdiler. Tekrar edelim, o dönemde güvenlik güçleri sokakları tamamen boşaltmışlardı. Milletine âşık bir şairin bu duruma kayıtsız kalması elbette düşünülemezdi. Onun şu mısraları, kıyamete kadar milletin hafızasında yazılı kalacak ve Bilge Kağanın; " Kanın sel gibi aktı, kemiğin dağ gibi yığıldı. Beylik evladın köle oldu, hanımlık kızların cariye oldu" uyarısı ile birlikte, Türk milletinin şuurunu uyanık tutmaya devam edecektir: 

Kurudu göze pınarlar 
Nice gül fidanım gitti… 
Devrildi iri çınarlar, 
Canım içre canım gitti: 

Bölünmesin diye millet, 
Bâki kalsın diye devlet, 
Dağlar gibi kemikle et, 
Seller gibi kanım gitti. 

… 

Sakarya nesli yiğitler… 
Bağrı kan süslü yiğitler… 
Süphan göğüslü yiğitler 
Gitti ise benim gitti… 

(DB, s. 95) 

Gençosmanoğlu bu şiirleri ile, kendini milleti için feda eden Âsımların unutulmasını önleyen belki de tek şâir olmuştur. Ve ona bu yüzden soğuk duranlar, inançlarını ve kimliklerini mutlaka gözden geçirmelidir. 

Onun, ölümleri ardından ağıtlar yazdığı başka kişiler de vardır: Yahya Kemal, Nihal Atsız, Âşık Veysel, Fikret Memişoğlu, Dündar Taşer, Arif Nihat Asya, Mehmet Kaplan, Necip Fazıl Kısakürek, Fethi Gemuhluoğlu, Samiha Ayverdi vb… 

Bu isimler gözden geçirildiğinde, Gençosmanoğlu'nun, milletin değerleri ile bütünleşen her çevreden insana sevgi duyduğu ve onları şiir dünyasının içine taşıdığı görülür. 

Son söz olarak diyebiliriz ki o, Oğuz Han devrinden 20. yüzyıl sonun kadar Türklüğün bütün devrelerinin; yetiştirdiği kahramanlarının, değerli insanlarının ve kültür atlasının şairidir. Türklüğün mefahirini onun çelik sadasından okumak, uğradığı zulümleri onun ağıtları ile hafızalara yerleştirmek, bu millete ve değerlerine bağlı her kişi için vazgeçilmez bir görevdir. 

[i]Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı, C 4, İstanbul 1991, s. 78.s 

[ii]Yahya Kemal, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul 1974, s. 39 

[iii]Bu yazıda Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu'nun Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları tarafından üç ciltte toplanan şu eserlerinden faydalanılmıştır: BD-Bozkurtların Destanı, İstanbul 2002; AD- Alperenler Destanı, İstanbul 2002; DB- Destanlar Burcu, İstanbul 2004. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder