9 Ağustos 2017 Çarşamba

Trump'ın Arap NATO'su Vizyonu Ancak Bir Çöl Serabıdır


Özet

Amerikan Başkanları, kafalarında belirledikleri dış politika önceliklerine uygun bir seyahat programı yaparak gidecekleri ilk yurt dışı ülkeyi seçmektedirler. Diğer Başkanlardan farklı olarak; Trump, ilk seyahat edeceği ülke olarak Suudi Arabistan'ı seçip Orta Doğu'ya gitmiştir. Aslında, Suudi Arabistan'ın seçilmesinin arkasında yatan düşüncenin ilk işaretlerini ülkeye giriş yasağı koyduğu ülkeler listesinde görmüştük. Riyat'ta yapılan Sünni- ABD zirvesinin ardından Başkan daha büyük bir adım atarak Irak'ta yaratılan boşluktan dalarak bölgedeki etki alanını genişleten İran'ı tümü ile çevrelemek üzere, Basra Körfezi'ndeki Sünni ittifakın katılımı ile kurulacak bir ARAP NATO'su önerdi. Ancak bu düşüncenin hayata geçirilmesi için, İdare etme teknolojisini vermesi ve donanımını sağlayarak arkasında durması yeterli olmayacak gibi görünüyor. İlk bakışta Körfezdeki oyunbozanların oyunun içine çekilmesi ve kendilerine çeki düzen vermelerinin sağlanması için, en büyük oyun bozan olan KATAR'ın hizaya getirilmesi ile başlandı. Görünen o ki bu çabalar yeterli olmayacak ve Arap NATO'su fikri, fikirde kalmaya devam edecek. 

Anahtar Kelimeler : Başkan Trump, Basra Körfezi, Arap NATO'su, Katar, Suudi Arabistan, İran, Müslüman Kardeşler, İslamcı Terör Gurupları. 

Summary 

Presidents of the United States just after starting their work, traditionally, have chosen one destination to visit according to their foreign policy scenario in which most of them visited neighbor countries, however Trump, different than his predecessor, chosen Middle East, Saudi Arabia as first destination in international community's theatre. Before starting to go this Wahhabi and pretentious and peacock ruler's country, a new regulation had been declared by presidential office contained a half dozen of countries' citizens will not accepted to enter the US which was a sign about Saudi visit's purposes. With acting big mistake in Iraqi issue, the US had opened very large playing area for Iran to effect Shiite people in Arabic countries, such as Iraq, Syria, Yemen and Bahrain even include Saudi Arabia in with one third of population is Shiite. As following, president Obama's foreign policy, president Trump is trying to solve local problem with the using local abilities too, which offered an Arab NATO in his first visit that will be led by the Saudi Arabia, and all hardware will be supplied by the US. But it seen that applying these ideas is not easy just for some historic and politic separation who has Qatar is the first figure needs to bring align. After visiting within two days we had another crisis in Gulf which deeply effects president's opinion.

Key Words: President Trump, Persian Gulf, Arab NATO, Qatar, Saudi Arabia, Iran, Muslim Brotherhood, Islamist Terror Groups



Giriş 

Teddy Rosevelt'in 1906 yılında kanal projesini kontrol etmek üzere Panama'ya gerçekleştirerek başlattığı denizaşırı ülkeleri ziyaret etmesi bu zamana kadar devam ettirilip gelenek haline getirilerek, Başkanlar; kafalarındaki dış politika senaryosuna uygun olarak ziyaret edecekleri denizaşırı ülkeleri seçtiler. Dwight D. Eisenhower'den Barack Obama'ya kadar çoğu Başkan Kuzey Amerika ve Karayipler bölgesine ağırlık vererek ülkeye yakın yerleri ziyaret ederlerken, Woodrow Wilson'dan, Jimmy Carter'e kadar daha az sayıdaki Başkan ise sıcak- soğuk savaşların arasında Atlas okyanusunu geçmeyi tercih ederek daha uzak yerlere gittiler. Diğerlerinden farklı olarak, Donald Trump, uluslararası toplumdaki birinci sahne alışında Orta Doğu'yu giden ilk Başkan oldu ki; temas ve demeçlerinden, dış politikadaki senaryosunun da bölgeyi yönetmek üzere, Arap NATO'su kavramı üzerine oturmuş olduğunu gördük. 

Görünen o ki; Başkanın bu günlerde sonuçlanan ziyaretinin ana fikri; cihadizmle sürdürülen mücadeleye yeni bir boyut ve Batı'nın İran ile olan sarsıcı ilişkilerine " Aşırı İslamcıların barbarca hareketlerinin kökünün kazınması için Washington'un bildirdiği ortak görevin arkasında birleş ki; Sam Amca bölgeye geldiği zaman yalnızca bölgenin yerel konularıyla meşgul olabilsin" diye özetleyebileceğimiz , ince ayar bir dinçlik getirmek olarak belirlenmişti. 

Daha geniş kapsamlı Birleşik Devletler stratejisinin ise; bölgesel ortakları devreye sokarak daha fazla şeyler yapmasını sağlayacak, Obama'nın dış politikadaki yaklaşımını devam ettirerek omuzlarındaki denizaşırı sorunların yükünü azaltmak olduğu görülüyordu. Trump, aynı amaçlar için Obama'dan oldukça farklı yöntemler deniyor. Başkan, tipik küstah tarzı ile, Arap muhataplarına müsrif bir şekilde ödüller dağıtıken, Avrupalı ortaklarına azarlayıcı bir üslüp kullanıyor ve Asya-Pasifikteki müttefiklerine kendine has tuhaf davranışıyla soğuk durarak dünyanın geri kalanını konunun içine çekmek için mahmuzlama etkisi yaratacak tasarımlar yapıyor. Orta Doğu'ya yaptığı bu seyahatte; özellikle, Birleşik Devletlerin terörist tehditleri ortadan kaldırmasına yardım edecek ve İran'ın bölgedeki etkinliğini azaltacak, silah ve mühimmatı Amerika tarafından temin edilerek Suudi Arabistan'ın önderliğinde örgütlenecek bir Arap NATO'su kavramını ileri sürdü. 



Farklı görünmesine karşın; Birleşik Devletler; Trump'ın yönetiminde Orta Doğu'da genel güçler dengesi yaklaşımını korumaya devam edip, Sünni kampa yaslanmış oluyor. Eski Başkan George W. Bush, Irak Lideri Saddam Hüseyin'i yerinden edince, bölgedeki dengeyi de altüst etmiş ve Irak'taki Şii çoğunluk üzerinde etkili olması için İran'a bir Arap geçiş yolu açmıştı. Obama'lı yıllar ise; İran'ın bölgedeki üstün konumunu ortadan kaldıracak, ancak Basra Körfezinde istikrarsızlaştırıcı bir savaşa neden olmayacak bir çözüm bulabilme çabaları ile geçirildi. Her ne kadar mükemel değilse de; İran krizi, yaşayabilir bir nükleer anlaşma ile diğer diplomatik baskı önceliklerinin gündeme alınabileceği bir seviyeye indirilmişti. Bu dış politika gündemini miras alan Trump, Suudi Arabistan ziyaretinde Sünni Kamp adına geniş bir manevra alanını ele geçirip müeyyidelerin zincirlerinden kurtulmuş fakat daha büyük bir rekabet ile yüz yüze kalan İran üzerinde, güçlü bir kontrol sağlayabilmek için bölgesel yapılanma yoluna gitmeyi seçti. 



Bu kez, Suudi Arabistan'ın Trump'in ilk dış ziyaretine ev sahipliği yapmaktan duyduğu heyacan kadar, Trump'ın da kraliyet şatafatına balıklama dalmaya pek hevesli görünmesine rağmen, Washington ile Riyad arasındaki ilişkiler her zaman bu sıcaklıkta olmamıştır. İranlıların Suudi petrol sahalarına el koyup; laik, yumuşak konuşan ve temiz traşlı İran Şahının tatlı dili ile attıkları bu adımın bölgesel güvenlik adına olduğunu öne sürerek Beyaz Sarayı ikna etmesi nedeniyle Soğuk Savaş süresince çok da haklı olarak her şeye şüphe ile bakar olmuşlardı. Şimdi bu dersleri iyi çalışan Riyad'ın altın giysili Vahabi kralları, olağanüstü derecede akıllı ve Birleşik Devletler ittifakı kulubüne kendi yollarından yürüyebilmek için bir o kadar da becerikli olmak zorundalar. Arap Baharı ayaklanması tehtidi ile tiremekte olan bölgedeki monarşiler ve otokratların çok sıkıntılı bir döneminde gelen Obama'nın İran ile yaptığı nükleer anlaşma cephesinden baktığımızda; Trump'ın ziyareti Suudi Arabistan açısından Suutların Evi'nin sigorta seviyesini yükseltmek için yakalayabilecekleri nadir şanslardan biriydi. Her halde Suutlar için, halının altına süpürülmüş olan insan hakları ihlalleri üzerinden İran ile yeniden sert bir ilişki seviyesine dönülmesinden daha büyük bir hediye de olamazdı.



Fakat, Amerikan Başkanının kaba bir keşif içinde olduğunu, bir Arap NATO'sunu kurulmuş olarak görmenin çölde görülen seraptan daha ötede bir anlam ifade etmediğini de söylemek lazım. Hatta, bölgedeki pek çok Sünni Arap gücü, İran etkisinin genişlemesinden, ekonomik ihmal edilmişlikten, rejimlerinin yıkılmasından, ve jeopolitik kökleri olan derin bölünmüşlüklerden korkarlarken, Suudi Arabistan ve Amerika tarafından inci gibi paketlenmiş bir güvenlik ittifakına kuşkusuz itiraz edeceklerdir. Bu kehanetten şüphelenenlerin, bölge ülkelerinin itiraz nedenlerini anlamaları için bir kaç günün geçmesi yeterli olacaktır. 



Körfez Medyasının Katar'a Saldırmasının Arkasından Ne Yatıyor ?

Olayların tuhaf hikayesi, Riyad Zirvesini takip eden ikinci gün olan 23 Mayıs akşamında, sahibi devlet olan Katar Haber Ajansının Katar Emiri Şeyh Tamim bin Hamad al Thani ile yaptığı söyleşiyi yayınlaması ile yani, Şeyhin İran, Hamas ve Müslüman Kardeşler lehine sert tartışmalar çıkaran yorumları ile başlamıştır. İçinde " İran, bölgesel ve İslami bir güçtür, görmezden gelinemez ve körfezde İran'a düşmanlık etmek akıl dışıdır" gibi cümleler bulunan yorumlar kaldırılmadan önce özet olarak QNA (Katar News Agency)'da yayınlanmıştı. Bir başka açıklamada da Trump ile Katar arasında herhangi bir "gerilim" yokken "Hamas Filistin Halkının temsilcisidir" açıklamasını yapmış, kısa bir süre sonra da Katar Dışişleri Bakanı Twitterde aynı konuları ele alarak açık bir politika ortaya koymayan Bahreyn, Mısır, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirliği Büyükelçilerinin Doha'dan ayrılmalarını istemişti. 

Bu yorumların yayınlanmasından sonra birkaç saat sonra Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan konunun üzerine atlayarak Katar Medyasının ülkelerinde yayın yapmasını yasaklayınca, QNA sağır kulaklar tarafından duyulmayan web sayfasındaki yorumların ve Dışişleri Bakanının Twitter hesabının siber saldırıya uğradığını hızlı bir şekilde raporlamıştır. Bu raporu duymayan (ya da dikkate almayan), Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ise, komşuları Katar'ı kınamak ve onu dünyadan izole etmek için çoktan bir fırsat olarak değerlendirmişti bile. Katar Emirinin 27 Mayıs tarihinde yeniden seçilen İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'yi seçim başarısı dolayısı ile tebrik etmek için telefonla araması yangına bir bidon benzin dökmekten öte anlam ifade etmemiştir. Suudi ve Emirlikler medyalarında Katara karşı editoryal kınama tufanı ile birlikte Katar'ın Körfez İşbirliği Konseyinden atılabileceği dedikodusu döndürülmeye başlatılırken Suudi Arabistan da geriye doğru tarihi konuları açıp, Katar Şeyh ailesinin Vehabiliğin kurucusu ile olan kan bağını ve meşruiyetini sorgulamaya başlamıştır. 



Görünüşe bakılırsa, Katar üzerindeki iyi düzenlenmiş bu Suut veEmirliklerin başı çektiği baskı kampanyasında güçlü Amerikan lobi bileşenleri de vardır. Doha'yı en çok sinirlendiren ise; Müslüman Kardeşlere allerjisi ve İran'a karşı sertlik yanlısı görüşleri ile tanınan Washington'daki Demokrasilerin Savunulması Vakfı (Foundation for Defense of Democracies-FDD) tarafından daha önceden ayarlanmış olan 23 Mayıs'ta (Emir'in açıklamalarının yayınlandığı gün) " Katar ve Müslüman Kardeşlerin Küresel Kabulleri: Birleşik Devletler'in Yeni Yönetimi Yeni Politikalar Üretecektir" başlığı ile bir konferans düzenlenmesi olmuştu. Konferansta yapılan açıklamalar, FDD temsilcilerinin Birleşik Devletlerdeki ana medyada yazdığı editoryal yazılarla aynıydı ve esasta şiddet yanlısı islamcıların "geçiş kapısı çözümü " olan Müslüman Kardeşlerin küresel bağlantılarına ve Katarlı sponsorlarına odaklanmış, Birleşik Devletlerin açıkladığı politik "nefret grubu" ve Katarlı sponsorları için "ilişiğini kes, ayrıştır ve gayrımeşru hale getir" politikasının başlatma düğmesine basıldığının tüm işaretleri verilmişti. Buna ilaveten, Birleşik Devletlerin Suudi Arabistan'daki Prens Sultan Hava Üssünden, 2003'deki kararı ile Katar'daki El Udeid Hava Üssü'ne geri dönülemez bir şekilde taşınan askeri varlığı, özellikle 9/11 saldırılarından sonra bir tarafında Birleşik Devletlerin, diğer tarafında Suudi Arabistan ve Bileşik Arap Emirliklerinin olduğu yakın ilişkilere rağmen, tartışılmalara konu edilmiş, hatta bu medya sağnağında Stratfor'a da yem atılarak Emirlik Medyasında yayınlanmak üzere esas soruları açıkça Katarı kötülemek ve Birleşik Devletlerin Katardaki üslerini geri çekmesi spekülasyonlarına hizmet etmek üzerine tasarlanmış bir söyleşi yapılması da denenmek istenmiştir



Körfez İşbirliği Konseyinin (GCC) Jeopolitik Önemi 

Dramayı anlamlı hale getirmek için bir adım geriye gitmeli ve jeopolitik harita stoğumuzu önümüze açmalıyız. Geniş petrol rezervleri olan, İslamiyetin en kutsal mekanlarına evsahipliği yapan ve Amerika ile her geçen yıl daha yakın dosluk ilişkileri kuran Suudi Arabistan; kendisini, İran'ın önlenmesi ve siyasal İslamcı eylemcilerin tehditlerinden bölgede var olan düzeni korumak için liderlik etmeye hem zorlanmış ve hemde bunu yapmak üzere adı konulmuş bir ülke gibi hissediyor. Fakat, Körfezin Sünni Şeyhlikleri ise, Arap Yarımadasının dışına doğru filizlenerek Basra Körfezi boyunca İran ile Suudi Arabistan arasında sıkışık vaziyette Sünni ve Şii devler arasında kendi varlıklarını farklı yollardan sürdürüyorlar. 







Körfezde üstün konuma sahip olmak; her zaman Bahreyn adaları ve eski vahalar yeni petrol bölgeleri Qatif ve Hasa boyunca Hürmüz Boğazı üzerinde kontrole sahip olmak için rekabet etme şartına bağlı olmuştur. 



Kuveyt, hem İran ve hem de Şii çoğunluğa sahip Irak tarafından tehdit edildiğinde Körfezin tepesindeki korumasız coğrafyası nedeniyle Fars komşuları ile iş yaparken daha ihtiyatlı olmak ve üçte birinden fazla nüfusun Şii olduğu demografik çeşitlilik ve mezhep ayrılıkçılarının varlığı göz önüne alındığında da Şiiler, Sünniler, İslamcılar ve laikler arasında bir denge oluşturmak zorunda. 



Bahreyn, az sayıdaki nüfusun çoğunluğunun Şii olduğu bir ada, Suudi birliklerinin kolayca erişebilecekleri bir uzunköprü yolu ile Suudi Krallığa fiziken bağlı olduklarından Sünni kurallarla yönetiliyor ve Suudilerle İranlılar arasındaki vekalet savaşının ön cephesini oluşturuyorlar. İç güvenlikte tamemen Riyad'a bağlı olduklarından Suudi konusu gündeme geldiğinde onlar da doğrudan gündeme gelmiş oluyorlar. Umman, Arap Yarımadasının güneydoğu tarafında, İran'ın Hürmüz Boğazını kontrol etmesine karşı ama aynı zamanda da kendi güvenliği açısından Tahran ile yakın ikili ilişkiler kurmak gerektiğinin de farkında olduğundan İran ile Arabistan arasında sıkı bir şekilde tarafsız ve sonuçta her iki ülke ile de düzenli diplomatik ilişkiler kurma yolunu tercih ediyorlar. 



Birleşik Arap Emirlikleri, Arap Denizinin ağzında bir yay gibi uzanmış coğrafyası ile Hürmüz Boğazının güvenliğine ağır bir şekilde bağlı, Umman ve Kuveyt'in pragmatizm-sever davranışlarına uygun yaklaşımları benimseyerek , özellikle ticari konular gündeme geldiği zaman İran ile de ilişki kurar. İran ekonomik müeyyideler altında sıkıntıya düştüğü zaman, mesela, Dubai İranlı işadamlarının çekmece şirketleri kurabilmeleri için öncelikle seçtikleri bir yerdir. Fakat Birleşik Arap Emirlikleri İran ile derin ihtilaflara sahip olması yanında İran'in büyüyen hırslarından da endişe etmektedir. Bu endişelerin içinde, 1971 yılındaki İngilizlerin Körfezin koruyucuğunu bırakıp Birleşik Arap Emirliklerini kurduğu günden bir gün önce Boğazın girişindeki 3 stratejik adayı gaspetmesi travması da bulunmaktadır. 



BAE, Suudi Arabistan'dan hem ekonomik ve hem de politik olarak uzak ara daha istikrarlı bir ülke olduğundan Suudi şemsiyesi altında bulunmaya çok hevesli değildir. Emirler, Suudi Arabistan'ın ekonomik çeşitlendirme adına oynadığı acemice oyunları çok yakından endişeyle izlemekte, sosyal, ekonomik ve siyasal baskıların Suud Evini mahvedeceğini eninde sonunda Riyad'ın anlamasını beklemekte ve bölgesel liderlikte insiyatif alabilmesi için kendilerine küçük de olsa bir alan kalmasını ummaktadırlar. Emirler, bazı koalisyonların oluşturulması konularında da, mesela, Yemen'de devam eden savaş konusunda olduğu gibi Suudi Arabistan'la aralarında görüş farklılıkları var. Suudi Arabistan, Yemen'den etrafa taşmak için en açıkta duran Yemen'de kuzeyin yönetilmesi için El Islah gibi İslamcı gruplarla uzlaşmaya varırken, Birleşik Arap Emirlikleri, kendi İslamcı karşıtı tutumuna devam ederek Yemen'in güneyindeki ayrılıkçılara arka çıkarak Suudi Politikalarına karşı koymaya gönüllü olabilmektedir. 



Fakat 7 Emirlikten oluşan bir federasyon olarak Birleşik Arap Emirlikleri, dengede tutması gereken kendi içsel kırılmalara da sahiptir. Sosyal ve siyasal olarak Suudi Arabistan'dan çok daha fazla liberal olmasına rağmen, Abu Dabi ve Dubai gibi müreffeh güney Emirlikleri ile kuzeyde yer alan daha fakir 5 Emirlik arasında ciddi zenginlik farkı vardır. BAE, kuruluşunu takip eden erken yıllarda Arap dünyasının diğer bölgelerinden siyasal islamcı ideolojiye sahip olanları ülkeye büyük bir dikkatle alarak kuzeydeki daha fakir bölgelere yerleştirmişti. Ancak Müslüman Kardeşlerin Emirliklerdeki uzantısı El Islah büyüdükçe eğitim ve sosyal hayattaki etkisi de büyümüş, zamanla yalnız kuzey bölgelerinde değil, Abu Dabi ve Dubai'de de El Islah'ın siyasal hevesleri konusunda derin bir korku birikmiştir. Bölge, bu korkunun gerçekliği olup olmadığını somut bir şekilde 2011sonlarındaki Arap Baharı olaylarında olarak görmüştür. BAE 2011'den beri Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine en şahin tavrı takınarak, Siyasal İslamcıların hem ülke içinde hem de Yemen, Mısır, Libya ve Suriye'de her bir hareketine karşı sıfır hoşgörü gösterdi. 

.



Katar, Arap Yarımadasında zıt yöne giden yuvarlak çıkıntı, küçük nüfusu, etnik-dini gerilimler, komşuları ile siyasal güvensizlikler yaşamayan ve Doha etrafında toplanmış üniter devlet. Bu güvenlik düzeyi Katar'a BAE veya Suudi Arabistan'dan emir almamak ve bağımsız hareket etme konusunda bir karakter verirken 1971'de de İngileterenin Körfezdeki koruyuculuğu sona erdiğnde Birleşik Arap Emirliklerine katılmayı kabul etmemiş, Amerikan güvenlik şemsiyesi altında kendi yoluna gitmeyi tercih etmişti. Bu fakir ülke 1990'ların sonunda doğal gaz patlaması bu ülkeyi haritaya ekleyinceye kadar kendi kısa tarihinde istiridyeden inci çıkararak ve temel besin ve geçim kaynağı olan balıkçılık yaparak yaşamını sürdürmüştü. Bölgedeki tek ana gaz oyuncusu olarak ideal bir enerji platformu oluşturup kendisini bölgedeki petrol ağırsıkletlerinden açıkça farklılaştıracak bir yol izledi. LNG'de global üstün konuma yükselip Katar'ın tüm dünyadaki yatırımları da büyüken, eninde sonunda Körfezdeki ağırlığının artmasına yarayacak olmakla beraber bölgesel rekabetin içine de sokarak zaman kaybettirecek adımları atmaktan da kaçınmıştır. 



Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri dehşetine düşen Katar'ın parası hızlı bir şekilde medya devi El Cezire'inin büyütülmesine aktarılarak Mısır, Libya, Suriye, Gazze, ve Yemendeki İslamcı grupların sesi haline getirildi. Arap Baharının kısa süreliğine Müslüman Kardeşleri Mısır'da iktidara getirmesinin arkasında ve Mısırdaki ordunun nefesini tutup sabrederek beklediği zaman süresince Müslüman Kardeşlerin zemine tutunmasına Katar (ve Türkiye) destek olmuştu. Daha sonra Suudi Arabistan Müslüman Kardeşleri dışlayınca, Katar ve Türkiye Islamcı Militanların kaçarak değişik ülkelerde sığınmacı olmasına yardım etmiştir. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan Kaddafi sonrası Libya'yı şekillendirmek üzere, doğuda İslamcılık karşıtı güçlü general Halife Hiftar'ı bulunca, Katar'da kendi ağırlığını Tripoli'deki İslamacı militanların önderlik ettiği batıdaki hükümetin arkasına koydu. Bunlardan başka, Doha Tahran ile yakın çalışma ilişkisi içinde kalmayı da tercih ederek, (bu ilişkiler İran'la ortak gözetim altında çıkarılan doğal gaza Katar'ın erişmesi açısından da kıritik önemdedir) daha ziyade İran'ı bir şekilde gaz konularının içine davet ederek, Suudi Bandosunun çalınamaması eğilimini doğuracak adımları da attı. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirliklerinde ve Körfez İşbirliği Konferansı'nın her yerinde Katar karşıtı bir hava oluşmasına yol açan adımlar bunlardır. 



Doha: Nedeni Olan Bir Direnişçi 



Körfez İşbirliği Konseyi uyumlu ve sağlam bir güvenlik bloğu inşa edebilirse Katar bu bloğa girmek zorunda kalacaktır. Katar'la sürdürülen bu kavga, geçmişi onyıllar öncesine dayanan bir kavgadır ki; Katar'ın şimdiki Emiri babasını görevden uzaklaştırıp kendinin yeni Emir olduğunu ilan ettiğinde, 1995 yılında Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri Körfez İşbirliği Konseyinin hanedan kurallarına aykırı olmasına rağmen bu iç darbeyi önleyecek herhangi bir adım atmadılar. Doha'nın dış politika konularındaki aykırı davranışlarını sona erdirecek ilk büyük deneme ise, 2014 yılında görülmüş, o zaman Suudi Arabistan, Arap Emirlikleri ve Bahreyn Doha'daki büyükelçilerini geri çekerek Katar'dan Müslüman Kardeşler Örgütüne desteklerini kesmelerini ve El Cezire'de Arap Baharındaki ayaklanmalarda rejimlerin nasıl devrilebildiğini anlatan yayın yapmamalarını talep etmişlerdi. (Kuveyt ve Umman büyük ölçüde konunun dışında kaldılar) Suudi Arabistan ve BAE'nin Katara karşı sürdürdükleri 8 ay süren ayrıştırma kampanyasından sonra, Riyat bir zirve toplayarak, farklılıkları ortadan kaldıracak konular olan, Doha'nın Körfezdeki komşularına itibari teminatlar vermesini, elindeki bazı Müslüman Kardeşler üyelerinin Türkiye'de iskana tabi tutmasını ve El Cezire'nin Mısır kolunu kapatmasını tartıştılar. Sonunda Katar yine de sürdürdüğü başına buyruk politikalara büyük ölçüde devam ederek, İslamcı siyasal aktivistler ve İran ile pragmatik esaslara dayanan dış politika ilişkilerini kesmedi ve Türkiye'ye Körfez ülkelerine daha fazla müdahale imkanı vererek Müslüman Kardeşler lehine şartlar oluşturacak kalıcı bir askeri üs oluşturulması için yapılan planlarda hızlı ilerlemeler sağladı. Umman ve Kuveyt bir an önce soğukkanlı yaklaşımlara dönülmesini sağlamak üzere girişimlere başlarken, Doha'nın uzlaşmaz adımlarından bıkmış olan Suutlar ve Emirlikler, Katar Emirinin yorumlarını eleştirip, Doha'ya bir başka diplomatik yola girmeye zorlamak üzere medya bombardımanı ile yüklendiler. 



Bu sonuncu medya sağnağı Körfez İşbirliği Konseyi içindeki kavgalar ve kavga ittifakları oluşturma potansiyelinin varlığını yanyana getirdiğimizde Arap NATO'su olarak isimlendirilen Amerika'nın ortaya koyduğu her türlü idealistik yaklaşımların altını oyacak derin ayrılıkların yalnızca sonuncusu sergilenmiş olduğunu görürüz. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri Washington'u Müslüman Kardeşlerin bir terör örgütü olduğuna ikna etmeye çabalarlarken, bu ziyareti Katar'ın direnişçi tabiatını Trump'a gösterecek ve Birleşik Devletler ile kendi güvenlik bağlarını artıracak bir fırsat olarak da gördüler. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri Katar'ın ifşa edilmesi için aynı amaçları paylaşıp, aynı zamanda Körfezdeki Sünni Bloğun uzun vadede liderliğini ele geçirmek üzere birbirleri ile yarışıyorlar. Bu projenin arkasında Birleşik Devletlerin ne kadar duracağını dikkate almaksızın rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Körfez İşbirliği Konseyi'ndeki fay hatları alev almaya devam edecektir. 



Kısa Vadeli İhtiyaçlar Uzun Vadedeki Gerçeklere Karşı 



Katar'ın bir sonraki adımı, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirliklerinin Doha'ya karşı oynadıkları oyunun Amerika tarafından ne kadar benimsendiğine bağlı olacaktır. Bir yandan Birleşik Devletler tehditlerin değerlendirilmesinde daha yakın Sünni Arap koalisyonunun askeri ayakizlerinin Doha'da olmasını ve Katar'ı da Suudi gündeminin hizasına gelmiş olduğunu görmek istiyor. Katar bu komşuluk ilişkileri içinde güvenliği sağlayacak bir dış garantör olmadan yaşayamaz ve bundan dolayı da herne kadar Türkiye'nin sağlayacağı askeri güvenlik, Birleşik Devletlerin sağlayacağı güvenliğin yakınından geçemese bile Katar- Türk askeri yakınlaşması seviye olarak yukarılara çıkarılıyor. Katar Amerikanın sağladığı güvenlik garatilerinden fedakarlık yapamayacak olmakla birlikte, uzun vadede bölgenin gerçekleri olmaya devam edecek Iran ve Müslüman Kardeşler üzerinde bir parça daha stratejik değer görüyor. Hatta, İran geçtiğimiz 14 yıl içinde yüzyüze kaldığı artan bölgesel rekabet içinde elde ettiği kazanımları elde tutmak, ve Sünni bloğun zorlu rekabeti altında Hürmüz Boğazı üzerindeki kritik avantajını sürdürebilmek için daha sıkı çalışmak zorunda kalacak. 



İlaveten 2013'de Mısır'daki askeri darbenin Müslüman Kardeşleri yok edemediğini de söylemek lazım. Bölgenin tümündeki genç demografinin şişmesi ve iş fırsatı yokluğu Mezopotamya'nın kalbinde ve Körfezde vakum etkisi ile gençleri ağır ve içe dönük devlet yapılarından uzaklaşarak daha açık siyasal sistemlere doğru veya Müslüman Kardeşeler ve diğer muhalif örgüt yapılanmalarına doğru çekiyor. Türkiye'nin kendini İslam dünyasının içinde yeniden ileri sürmesi durumunda da İslamcı örgütler, güçlü devlet destekçilerine sahip olacaklar, böylelikle de Katar çatışmanın en zirvesinde de olsa kendi hayatını kısa vadede korumuş olacak. Bir başka söyleyişle Katar ve Türkiye Orta Doğu'da 20.yüzyıl modasına uygun olarak yavaş ve parçalı olarak görünür hale gelen umutsuzca adımlara yapışmaktan ziyade uzun soluklu bir oyun kurmaya çalışıyorlar. Bu ülkelerin tersine, Trump İdaresi ise, bölgenin yönetimi için Suudi-Emirlik kaynaklı kısa vadeli bakış açısını benimsemeye eğilimli görünüyor. Körfez İşbirliği Konseyi'nin bu karmaşık işlerinden sonuçta ortaya ne çıkacak Anlaşılan o ki bu çatışmalı durumun varlığında ve görüş ayrılıkları çerçevesinde Birleşik Devletler için bölgesel güvenliğin sağlanmasını kolaylaştıracak Arap NATO'su yaşayabilir olmayacaktır. Fakat,Washington için uğraşılması gereken daha karmaşık bir gerçek var ve o da Körfezin huysuz jeopolitiğidir. 



Sonuç 



Dünya hidrokarban rezervlerinin ve ticaretinin önemli bir kısmını elinde bulunduran Basra Körfezinin bir tarafında Körfeze adını da veren binlerce kilometrelik sınırı ile tek başına İran uzanırken diğer tarafında Kuveyt'ten başlayarak Suudi Arabistan'ın, Bahrey'nin, Katar'ın, Birleşik Arap Emirliklerinin ve Umman'ın sınırları olan ülkeler işgal ediyor. Basra Körfezi ülkeleri sahip olduğu hidrokarbon rezervlerinin bolluğu kadar, belki ondan da fazla, hem politik ve hem de askeri sorunları da bünyesinde barındırıyor. Hidro karbon akışının sağlanması için oluşturulan uluslararası örgütler askeri açıdan da desteklenmek istenirken, işbirliklerinin kurulmasına engel olan pek çok dini, idari ve jeopolitik gerçeklikler ortaya çıkmaktadır. Bu gerçekliklerin aşılarak tüm Arap ülkelerini memnun edecek bir çözüm gibi ortaya sürülen görüşler ise her bir ülke açısından ayrı ayrı değerlendirildiğinde oluşturulacak yeni yapılanmaların yaşama şansını nerede ise imkansız kılıyor. Katar'ın Körfez İşbirliği Örgütü üyeleri ile Mısır Libya gibi ülkelerce dışlanmasının altında da temelde güvenlik endişe yatmaktadır. 












[1] Bu makale 30 Mayıs 2017'de Straforda yayınlanan Reva Goujon'un Arab NATO's Is A Desert Mirage adlı makalesi esas alınarak yazılmıştır. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme