3 Eylül 2017 Pazar

Çiğdem Demirhan - Portakal

Masa Dergi, Eylül - Ekim 2017 


Saat gece yarısını biraz geçiyor. Havada tuhaf bir bulanıklık...

Kışa rağmen pencereleri açıp oturmak istiyor insan. Gidip camın önünde dikiliyorum. Tam karşımda bana bakan kocaman bir bina var. Deliklerinden insanlar gözüküyor, bacasından pis bir duman tütüyor. Işıklarında birileri yatmaya hazırlanıyor. Ben uyuyamıyorum. Oysa kollarını açmış kanepe, salonda uyuyakalmam için tüm numaralarını yapıyor. Gerçek insan sesi duyarım diye radyo kanallarını geziyorum. Saçma hikâyelere gülen fazla neşeli insanlar var. Bu saatte bu kadar mutluluğu nereye sığdırıyorlar? Oysa gecenin cepleri küçük... Geceleri insanın aklına gelen yalnızca birkaç kişi var. Geceleri dinlenebilecek birkaç şarkı... Geceleri aranabilecek birkaç numara ki çoğu insan ezberinden tuşlar. Gece kapısını çalabileceğiniz insanlar belki bir avuç kadar. Yalnızlık diz boyu... İnsan basmadan üzerinden atlayıp geçemiyor. Bir karış boyu var, içinde boğulup kurtulsam dese, yetmiyor. Paçaları sırılsıklam, kalkıp buzdolabının kapağını açıyor.

Buzdolapları çok hüzünlü yerler. Rafında tek başına duran yumurtayla kim doyar? Sararmış yapraklarıyla iki dal maydanoz, uzak bir akraba gibi oturduğu yerde yaşlanıyor. Çoktan bozulmuş reçellerle zeytin ezmesi kavanozları sanki ben öldüğümde bile orada olacaklar. Sebze çekmecesini açınca önce bir küf kokusu geliyor burnuma. Elimi uzatınca bir poşetin dibinde yumuşak bir şeye dokunuyorum. Alıp bakınca unutulmuş bir portakal olduğunu anlıyorum. İki parmağımın ucuyla havaya kaldırıp altına üstüne iyice bakıyorum. Küfler sihirli tozlar gibi etrafa saçılıyor. Kokusundan burnumu kapattığım bu portakalın hayatını düşünüyorum. Yaşamına güneyde bir portakal bahçesinin ılıman ikliminde başlamış bir portakal... Yaşı; bir mevsim... Medeni durumu; çürük... Hobileri; babaları tarafından kabuklarıyla dilimlenerek yedirilirken küçük çocukların dirseklerinden akmak... Ölüm nedeni; bilinmiyor, intihar şüphesi var. Bir yabancı elin onu dalından kopardığını, diğerleriyle birlikte bir tahta kasaya sıra sıra dizildiğini, hiç çay servisi olmadan upuzun bir yol geldiğini, Beşiktaş pazarının tok sesli, mavi önlüklü kalabalığından benim onu seçtiğimi, bir poşete koyup eve getirdiğimi düşünüyorum. Portakalın bir ruhu varsa eğer çoktan üzüntüden kavrulmuş ya da bir gece yarısı ben uyurken buzdolabı kapağına vura vura kendini öldürmüş ve ben bunu mutfaktan gelen sıradan seslerden biri sanmış olabilirim. Portakal çiçeklerinin mis kokusunu içine çeke çeke yaşamış bu portakalın gün gelip benim sebzeliğimde çürümeye terk edilmesinden ve yuvarlak dilimlere bölünüp yenmemiş olmasından daha hazin kaç hikâye olabilir? 

Gece yarısı açılıp kapatılan buzdolaplarında bir şey bulup yiyen kimse olduğunu düşünmüyorum.

Ben yemedim. 

Evin normal hayatta asla oturmayacağım bir yerini aradım. Gidip giriş kapısının yanında dizlerimin üzerine oturdum. Asansörün hareket sesinden başka bir şeyin olmadığı, bir tuhaf dünyaydı burası. Portakal çöpte... Herkes evinde... Çoğu uykuda... Yarın yapılacak işler cepte... Bir hayat var dışarıda. Tanımadığım milyonlarca insanla ben aynı şehirde... Alt katta uyuyan çocuklarla aramda incecik bir döşeme... Pijamalar üzerimde... Bir el tam bağrımın üzerinde… Bir çatı kafamın üzerinde... Bir gök tüm portakal bahçelerinin üzerinde... Portakal çöpte… 

Bazen kendimizi fazla abartıyoruz. 

alıntı: biryudumkitap.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme